ZAMANDAN ZAMANA ÖYKÜLER


BÜTÜNLEMELER

ZAMANDAN ZAMANA ÖYKÜLER…

M. Sadık Aslankara

Geçenlerde “Yeni Sayfa”nın bölüm editörlerinden Şengül Yüksel, ellerinde dört beş yazımın biriktiğini, bunları güncelleştirme yönünde tek tek yayımlayacaklarını iletince, düşündüm kaldım…

Biliyor olmalısınız, “yenisayfa.com”da sürdürdüğüm “Karşılamalar”a zaten Cumhuriyet Kitap’ta başladım ilk. Demek bundan böyle Cumhuriyet Kitap’ta da konaklamam gerekecek, durum bunu gösteriyor…

“Karşılamalar”ı tek kitaba özgülüyorum genelde…

Oysa birden çok yapıtına çalıştıklarım var, yayımlanan yeni kitaplarına eğilirken yazarların, önceki kitaplarıyla bağlar kurarak “bütünleme”ye yöneliyorum onları . Öykü, roman, oyun, deneme kadar zaman zaman konusal çerçevede yoğunlaştığım da oluyor.

İşte bu çalışmalarımı “Bütünlemeler” başlığı altında yayımlamak istiyorum. Üstelik yine Cumhuriyet Kitap’ta.

Demek “Karşılamalar”la ya da “Bütünlemeler”le arada bir görüneceğim Cumhuriyet Kitap’ta.

 

İlk “Bütünlemeler” yazısına, öyküyle giriyorum yine.

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun üçüncü öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse (T.İş Bankası Kültür Yayınları, 2002) adını taşıyor. Saçlıoğlu’nun ilk öykü kitabı Yaz Evi (Cem Yayınları, 1994) üzerinde o sıralar Cumhuriyet Kitap’ta yazmıştım (24.7.1997, sayı 388).

Çok geçmedi, Beş Ada’yla (Can Yayınları, 1997) çıktı karşımıza Saçlıoğlu. Bu kez, Adam Sanat’ta “Yazıyla Yazınca” başlığı altında (hatta ilkinde) bu öyküler demeti üzerinde de durdum (Ekim 1999, sayı 167). “İkinci Ada (Sis Adası)” adlı öyküden yola çıkarak Beş Ada için şöyle demiştim andığım yazıda: “…Türk öykücülüğünde, öykü sanatının gereklerini zedelemeden, düşünsel yoğunluğuyla insana şölen sunan en güzel bir iki örnekten biri bu!”

Saçlıoğlu, ilk öyküler demeti Yaz Evi’nde, farklı yapılardaki öykülerini toplamış bir yazar izlenimi bırakıyordu okurda. Elbette çok güzel öykülerdi bunlar, evet, güzeldi, o kadar…

Oysa Beş Ada, yalnız güzel değildi; güzelliği de aşan bir durum çıkmıştı bütünde ortaya. Bu, ayrı ayrı alanlardan derlediği gereçleri aynı bir kapta eritebilme hünerinden kaynaklanıyordu bence; çünkü öyküler yazınsal tat bırakırken, bu yöndeki kimliklerini yitirmeksizin soyutlayımdaki düzeyiyle, düşünselliği somutlayışındaki kıvraklığıyla da “güzel” nitelemesini hak ediyordu çünkü. Denebilir ki, Beş Ada’daki öyküler, tek tek ya da bütün olarak şaşırtıcı ustalık sergiliyordu…

Ama bizim değerbilmez toplumumuz, Beş Ada’yı da, öteki kimi örneklerde görüldüğünce (sözgelimi Bilge Karasu’yu anımsamayalım mı şimdi şurada?) bir köşeye fırlatmakta sakınca görmedi…

Aslında Saçlıoğlu, felsefesel bir içkinlik kazandırmıştı Beş Ada’daki öykülerine. Bunları özdeyişlerle örüntülüyordu ama, ortaya felsefesel değil öyküsel metinler çıkıyordu yine de, yani öykü oluyordu anlatı. Bunu nasıl sağlıyordu yazar? Dolulukla! Sözcük de sözdizimi de yazarın isteği dışında kaçamaklara kapı aralamıyordu hiçbir zaman. Okur, bunlardan tek bir anlama çıkıyordu her kezinde. Öyküler, simgeleme, eğretileme yoluyla ayrı evren açılımları çıkarsa da okurun önüne, değişmiyordu durum. Felsefesel içkinlik işte bu noktada başlıyordu.

Nitekim, Saçlıoğlu, Beş Ada’da, her öykü için iki ayrı kapı koymuştu önümüze. İsteyen ilk kapıdan girip bu güzelliği alımlarken isteyen ikinci kapıdan girerek de okuyordu öyküyü. Demem o ki, öykülerin iki yüzü vardı, yazınsal tatları hep aynı kalan…

Belki tek eksiklik, kimi ada öykülerinde kişilerin görev üstlenmiş görünmesiydi bir çalım; bu kişiler öyle yerleştirilmişti ki öykülere, ne çıkarabilmeniz olasıydı bunları öyküden ne de konuşmalardan herhangi birini kaldırıp atabilmeniz… Nitekim yazar, düşlemsel öğelerle de pekiştirip sıkılıyordu bunları.  İşte bu yanları, yazınsal haz üretmede kesiklik yaratabilirmiş gibi ince bir kaygı uyandırıyordu okuma eylemi sırasında, o kadar…

Ama, ne yalan söylemeli Rüzgâr Geri Getirirse’de Saçlıoğlu, işte bu sıkıntıyı da aşmış görünüyor…

Düşlemsel öğelerin tümünü öykünün dışında birer “eşik” halinde tutuyor, bunları fragmentler biçiminde alıp öyle yerleştiriyor yapıtına. Öykü demetinin başlığı altına “eşikli öyküler” biçiminde bir eklemeyi unutmadan tabii… Şöyle bir deney yapmanız pekâlâ olası; “eşik”leri atlayıp salt öyküleri okuyabilirsiniz. Diyelim eşikleri okumadınız ya da bu fragmentleri öteleyip ittiniz, yani “eşiksiz” okudunuz öyküleri, ne mi olacaktır, eşiklerde yatan düşünce sarmalları kendilerini ille duyuracaktır size!

Bu sözün ardından, eşiklerde, kapalı metinlerle karşılaşacağınızı düşünmeyin sakın, zor metinler de değil bunlar, ama yeter ki siz, içine girmeye gönül indirin, okur olarak. Saçlıoğlu, öyküler arasında kurduğu bu kedi köprülerinde, şairliğinin de kışkırtısıyla yoğunlaştırmaya çabalıyor metinlerini, o kadar. Bana sorarsanız, bu eşiklere bakarak, yazınımızın vardığı aşamayı sevinçle, ötesinde övünçle karşılamak gerekiyor. Gösterdiği şiir işçiliği kadar felsefe işçiliğiyle de dikkati çekiyor yazar.

Saçlıoğlu’nun öykülerinden içeri adım atmak, zaten zaman zaman bir felsefe metni içinde gezintiye çıkılacağı gibisinden hoş duygular estiriyor insanda. Beş Ada da böyle değil miydi? Rüzgâr Geri Getirirse’de bu yöndeki tırmanışını sürdürüyor yazar. Kitabın ilk tümcesi, bu anlamda sizi yerinize mıhlamaya yetiyor: “Rüzgâr’ın ayağımızın dibine bıraktığı her kâğıt parçası, yine onun tarafından bir başkasından alınmıştır. Bizim bir başka zamanımızdaki Ben de Bir başkası sayılablir. Böyle bir kâğıttaki her sözcüğü, Zaman’ın ördüğü görünmez bir kabuk sarar.” (s. 9)

Saçlıoğlu, Beş Ada’da gözler önüne serdiği zamana, uzama yönelik soyutlayım yeteneğiyle düzeyini, Rüzgâr Geri Getirirse’de tam bir doruğa ulaştırıyor. Hep severek, bitmemesini dileyerek okuyorsunuz bunları. Yazarın tuttuğu fener ışığında gezinirken ardınız sıra sizi izleyen zamana da güçlü ışık çakımları bırakıyorsunuz öykülerde.

Dağarımıza, üstelik öykü yoluyla, böyle farklı bir okuma tadı, yazınsal haz kattığı için yazar, sevinmeliyiz…

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun bu eşikli öyküleri, bana Burhan Günel’in Kar Düşleri’ni (Can Yayınları, 2000) anımsattı biraz. O da, öykülerine eşikler döşemişti. Bu yanıyla zaten yeterince önemliyken öyküler, hatta içlerinden kimileri, Türk öykücülüğü için de önemli kazançken, durulmadı üzerinde.

Günel fotoğraflardan, görsel imlerden geçiyor anlatısına, Saçlıoğlu ise bu eşikler yoluyla düşünsel imlerden sıçrıyor her kezinde öykülerine. Kuşku yok ki ikisinin de amacı, evrensel açılımlara yönelmek… Saçlıoğlu, eşik yönelişlerini, öykü kahramanlarının kişilik yapılarıyla da besleyip bütünlemeye çalışıyor… Sözgelimi Migurlar, Kia, Maru vb. ile klasik metin havası estirmeye çabaladığı, bununsa hoş fışkırmalara yol açtığı düşünülebilir.

Yer yer bir bilgelik sevgisi metni olarak almak da olası elbette öykülerini. Bilgece bir bakışın yansımadığı; hoşgörüyle, sevecenlikle, biraz da alaysamayla kuşatılmadığı savlanamaz çünkü bunların. Ötesinde öykünün penceresinden, çevremizi saran yaşamsal gerçekliğe nasıl bakabileceğimizi gösteriyor bize yazar. Yanı sıra nesnel gerçeklikle eğlenceli oyunlara nasıl girişilebileceğini de… Çünkü yaşamı, olup bitenleri, bizi kuşatmış dış dünyayı çok güzel alaya aldığı görülüyor yazarın. Sözgelimi şu sözlerde hınzırca bir ateşlemeye gidilmediği görmezden gelinebilir mi hiç?

“Suyun her yıkanışta ayaklarımı biraz daha değiştirdiğini anladım o zaman. Bu suyun kırk yıl önce bir akşamüstü beni yıkayan o su olduğunu, dönüp bana gelince ayaklarımın o günkü görüntüsünü geri getirdiğini de anladım. Aynı suda iki kez yıkandım böylelikle.” (s. 55)

Usun, anlağın kendisini öykü gereci yapmak, pek öyle kolay olmasa gerek! Çünkü öykü alanının dışına düşüvermek gibi bir tehlikesi var işin… Bakmışsınız, öykü yazıyorum diye, abuk sabuk aforizmalar sıraladığınız, her lafa sözümona düşünsel elbiseler giydirdiğiniz bir müsamerecilik yapmaya koyulmuşsunuz, yani öykü, almış başını gitmiş…

Yalnız usun, anlağın öykü evrenine yerleştirildiği öyküler için geçerli değil bu sözüm. Örneğin siyasal söylemin, bir yapbozdaki gibi tıpkı ya da tak-şak hödüklüğünü yansıtırcasına öykü evrenine yerleştiriliverdiği görülmüyor mu? Bu nedenle siyasal öykücülüğümüz de pek parlak değildir; usun, anlağın konu alındığı öykülerimizin parlak olamayışı gibi.

Oysa Saçlıoğlu, hem usu, anlağı yerleştiriyor öykü evrenine, hem de göz kamaştırıcı öyküler çıkarıyor ortaya. Felsefenin ışığında yıkanmış öyküler bunlar. Böylece, okur olarak bir gezintiye de çıkıyoruz felsefe bahçesinde…

Gerçekten de Saçlıoğlu, şaşırtan bir güzellik sunuyor öykülerinde, yalın söylenip yoğun kılınmış bir öyküleme tekniğiyle. Sonra bunları öykü olarak çıkarırken karşımıza, gizlerle içlidışlılığını da sürdürüyor. Beş Ada’dan sonra Rüzgâr Geri Getirirse’de yeniden gizlerle kuşatıldığınızı ayrımsıyorsunuz. Işık, gölge, hareket vb. yazarının bu alandaki uzmanlığından gelen bir yetkinlikle öykülere gereç yapılmakla kalmıyor, birer kahramana dönüşerek kişileşiyor.

Ancak, öykünün gereklerini hiçbir koşulda göz ardı etmiyor yazar… Böylesine sık dokulu anlatı, bakıyorsunuz, ipince işlevsel ayrıntılarla zenginleşiyor… Öykü evreninde damarlar her yanı dolaşıyor, zaten öykü kişileri, yapay bir kurgunun rol kahramanları değil hiçbir zaman… Ama siz, bu kişileri, Sokrates’in “doğurtma” yöntemindeki gibi ilişkilenişe sokabilirsiniz. Saçlıoğlu, “Heykel” adlı öyküsünde, işte bunu yapıyor. Yontucu Erdoğan’ın, balıkçı İsmail’le büyülü ilişkisi, yepyeni çevrenlere alıp uçuruyor bizi… Ne güzel bir İsmail bu! Saçlıoğlu’nun, bütün öykülerinde, yan kişileri yaratmada büyük hüner gösterdiğini de ekleyeyim bu arada. Rüzgâr Geri Getirirse’deki her bir öykü, bir kez daha ortaya koyuyor bunu.

Öte yandan “Heykel”den, nefes kesici bir oyun çıkabileceğini belirteyim. Sanayici kesimiyle köylülerin yer yer aykırı gerçekçiliğin sularında gezinen konumlanışları, öyküye ayrı bir hava katıyor doğrusu. Kitaba adını veren “Rüzgâr Geri Getirirse”de bu, pek belirgin değildi, “Heykel”deki farklılık, çok çarpıcı. Yazar, iki ayrı sınıfın insanına yaklaşırken, aykırı gerçekçi tutumla kol kola giriyor çünkü bir ölçüde… Tiyatronun deneysel niteliğini savsaklamayan gruplara, topluluklara, oluşumlara bir an önce okumalarını önereceğim öyküyü, ek bir çalışmayla bu mevsime bile yetiştirebilirler “Heykel”i.

Ancak ben, kitaptaki en ilginç öykünün “Filmler” olduğu kanısındayım yine de… Öykünün, üstelik tam bir sinema tekniğiyle kotarılması, kare kare, üstelik göstere göstere kurgulanması, öyküyü, kedi fare oyununa bile çeviriyor yer yer. Zaten Antonioni’nin, Cinayeti Gördüm (Blow-up, 1966) adlı filmini anımsamak olası öykünün kuruluşunda; yazar, kör kör parmağım gözüne bunu sezdiriyor da okuruna.

Son öykü “Topaç”ın eşiğinde bile, yazarın sonuna dek cinliklerini sürdürmeye kararlı olduğu gözleniyor. Örneğin öyküye şu sözlerin ardından giriyor okur:

“… Bir anafor oluştu suyun üstünde. (…) … Balıkların kuş, kuşların balık olduğunu; suyun hava, havanın su olduğunu; ışığın karanlık, karanlığın ışık olduğunu; ölümün yaşam, yaşamın ölüm olduğunu anladım. Rüzgâr bir anda bıraktı suyu, su havayı bir anda bıraktı. Her şey bildiğimiz yerine döndü. Ölüm kendi yerine, yaşam kendi yerine. Ama imgeleri iç içe kaldı.” (ss. 121, 122)

Apaçık görünüyor; Saçlıoğlu, öykülerine “zaman”a koşut bir yaşam, ölüm felsefesini de ekliyor açık biçimde. “İnsan, kendi yaşamını uzatmaya ya da yaşamı korumaya çalışırken kullandığı tüm nesnelere kendi ömrünün kısalığını aktarır,” (s.69) demesi boşuna mı? Bu nedenle, hadi eski dille söyleyelim “kader”, “kaza”, “irade”, “rıza” vb. gibi kimi metafizik sorular için de öykülerinde açılımlar getiriyor önümüze yazar. Buna ilgi duyan okurlar, bu yanıyla da büyük tat alacaktır Rüzgâr Geri Getirirse’den.

Üstelik bütün bu metafizik konuları, soruları estetik değer düzleminde tartışmaya yönelmesi, bunlara bir de “sanat” açısından bakmamızı sağlaması, farklı bir renk katıyor öykülere… Yaşama bir yama gibi iliştiriliveren, aslında yüreklerimizin asılı kaldığı çocukluklarla ergenlikler de eklenebilir bunlara.

Sonuçta tümü de zekice kotarılmış, her okunuşta, okurunu hazlarla, tatlarla saracak öyküler bunlar… Saçlıoğlu, bütün öykülerinde, yaşamdan yola çıkarak, yani nesnelerden hareketle yapıyor soyutlamasını; önce kurguyu temele alıp bu doğrultuda yapay gereçler üretmeye, aramaya çabalamıyor hiçbir zaman.  Yaşanmamışı katmıyor değil, ama yaşanabilirliği olmayanı öyküsüne buyur etmiyor kesinlikle. Soyutlayımdaki bu düzeyi onun, genç öykücüler için ders alınacak bir örnekleme olarak duruyor, benden söylemesi.

Örneğin “Migurlar” başlıklı öykü, küçücük yaşam gereçlerini, nasıl yazınsallaştırdığını, bunu nasıl öyküleştirdiğini çok iyi gösteriyor bize. Yapyalın bir dede yalnızlığından, onun ölüm korkusundan cince, hınzırca, ama olağanüstü burkucu bir öykü çıkarıyor, sonra bunu söylenlerin birbiri içinde fokur fokur yumaklandığı o kaynar kazana atıveriyor… Yalnız “Migurlar” mı, öteki öyküler için de söylenebilir bu!

Gönyesi bozuk tek sözdizimine, aksayan, takırdayan tek tümceye, fazladan söylenmiş tek sözcüğe rastlamadığımı da belirteyim Rüzgâr Geri Getirirse’de.

Saçlıoğlu, “Göl ve Gölge” adlı öyküsünde, “Başka hiçbir kitapta olmadığı kadar çok katman görmenin verdiği bir mutluluk”tan söz ediyor, anlatıcının “basılalı yüz yıla yakın olmuş” “eski bir kitap”ı okuması üzerine. (ss.37, 38) Bu tür duyguları, siz de Rüzgâr Geri Getirirse’de duyacaksınız, kuşkunuz olmasın!

İnsanın yüreğini hop ettiren öyküler çünkü bunlar. Yalnız güzelduyusal bağlamda değil düşünsel, duygusal her anlamda…

“Rüzgâr ve Zaman, … aldıkları kâğıtları yeni (öykülerle) doldurup geri getirdiklerinde” (s. 69) inanıyorum, bugünkünün çok daha üstünde bir öykücülük, zaten bizi bekliyor olacak; yani çok, ama çok daha zenginliklerle dolu bir çıkın, yeni zaman gezginlerinin sırtında önümüze gelecek.

Öykü yazan, okuyan, seven hiç kimse, bu öyküler için, “Rüzgâr geri getirirse,” (s. 34) okurum demesin n’olur, rüzgârın getirdiği bu öyküleri okusun!

Yazının bütünlenmesi buna bağlı.

Çünkü öyküler okunduğunda tamamlanak yazı, öyleyse bütünlemenin bir ucu sizde.

Leave a Comment