Uçtu uçtu general uçtu- Asuman Kafaoğlu Büke


Uçtu uçtu general uçtu

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun yeni romanı General Uçtu, vicdan ve pişmanlık konularını ele alıyor. Milyonlarca insanı etkileyen siyasi kararlar almış yöneticilerin vicdanlarını yokluyor.

11.04.2014 02:10 Radikal Kitap

Fyodor Dostoyevski romanlarında affetme konusunu çok sık ele alır. Yazara göre affetmek, duyguların en yücesidir. Af dileyene pişmanlık, affedene kurban olmanın ötesine geçme şansı tanır. Suçlu ile kurban yeni bir ilişki içine girerler, roller değişir fakat Dostoyevski’nin asıl vurguladığı şey, gerçek ve içten pişmanlık duygusudur. Bunun olması için suçlunun suçunu kabul etmesi, verdiği zararı anlaması ve hepsinden önemlisi, gelişmiş bir vicdana sahip olması gerekir.

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun yeni romanı General Uçtu vicdan ve pişmanlık konularını ele alıyor. Milyonlarca insanı etkileyen siyasi kararlar almış yöneticilerin vicdanlarını yokluyor âdeta. Bu ülkede yaşayan kırklı yaşların üzerindeki herkesin bildiği bir dönemi anlatıyor: 12 Eylül askeri darbesi. Aslında anlatılan darbe değil, bu darbeden etkilenen bir ailenin hikâyesi.

Gözaltında kayıp, işkence, idam…
Harun, köy enstitüsünde eğitim görmüş bir öğretmen. Kendisi gibi idealist bir öğretmenle evlenip aile kurar ve Anadolu’nun köylerinde, kasabalarında, tayinleri nereye çıkarsa gider orada öğrenci yetiştirirler. Cumhuriyet idealleriyle büyümüş, nesillerinin tipik örnekleridir. Yetiştirdikleri çocukları da anne babaları gibi sosyal demokrat, ülkesini seven,  ulusuna hizmet eden özgür düşünceli ilerici çocuklardır. Harun ve karısının tek amacı iyi öğrenci ve evlat yetiştirmektir. Bunu da büyük ölçüde başarırlar. Ancak, 1980 yılına geldiklerinde felsefe, iktisat, tiyatro ve hukuk okuyan çocukları dönemin siyasi kavgaları içine girmiş, ailenin huzurlu düzeni bozulmuştur.

12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde ailenin büyük kızı nişanlanmış, evlenmek üzeredir. Kuracakları evlerinin alışverişini yaparken bir yanlışlık sonucu nişanlı genç tutuklanır. Yine aynı günlerde İktisat fakültesinde okuyan sol görüşlü büyük oğulları polis tarafından aranmaktadır. Ailenin küçük iki oğlu da sorguya çekilir; biri işkence görür diğeri Almanya’ya kaçmak zorunda kalır. Böylece aile bir anda paramparça olur. İşkence, idam, gözaltında kayıp ve o dönemde yaşanabilecek tüm trajediler bu aileyi bulur.

Şimdi aradan yıllar geçmiş, bugüne gelinmiştir fakat parçalanmış aile fertleri yaralarını sarmakta zorlanır. İdam edilmiş oğlunun görüntüsü Harun’u rahat bırakmaz. Marmaris’e yerleşen diğer çocuklarının yanına gider ve romanın ilk sayfalarında Harun burada bir hastane yatağında gözlerini açar. Marmaris’in aynı zamanda 12 Eylül darbesinden sorumlu dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in (romanda adı geçmez, sadece General olarak anılır) yerleştiği yer olması rastlantı değildir. Harun’un intikam duygusu onu hasta etmiş, Marmaris hastanesinde yoğun bakım ünitesine yatmasına neden olmuştur.

Toplum mu, birey mi?
Roman ailenin bireylerinin her birinin gelişimini başından başlayarak anlatır. Harun’un doğumu, çocukluğu, eğitimi sonrasında evlenmesi, aile kurması, ailedeki her çocuğun kişilik yapısı, gelişimleri romanın temelini oluşturur. Dar bütçeyle yapılan geziler, yaşadıkları yerler anlatılır. Anadolu’da tek uyum sağlayamadıkları yer Siirt olarak kalır belleklerinde. Geri kalan her yerde çocuklar kolayca arkadaş edinir ve mutlu olurlar. Babalarının idealist eğitmenliği çocuklara da yansır. Büyük oğlu kardeşine şöyle anlatır devrimci ruhu: “Devrimci ahlak bizlerden eşitlik içinde ve yalnızca emeğimizin karşılığını alacağımız bir yaşama biçimi ister. Komünizmin son evresinde, tam bir eşitlik ve bolluk olacaktır. İşte o zaman insanlığın altın çağını yaşayacak dünya. Bizlere düşen görev, o güne dek birer nefer gibi çalışmak, belki birkaç kuşak olarak çocuklarımız ve bu altın devir için kendimizi feda etmektir.” Romanın kahramanları kendilerini daha büyük idealler için feda etmeye hazır bireyler olarak görüyorlar. Harun, karısı ve çocukları toplumun huzuru ve mutluluğu için bireyin kendini feda etmesini doğru bulan bir anlayıştan geliyorlar. Böylesi bir özverinin karşılığını alamamak ise büyük bir hayalkırıklığı yaratıyor hepsinde.

Yazar, ailenin hikâyesini günümüze kadar getirdiği için sadece 1980 darbesini değil, sonraki yıllarda ülkedeki değişimleri de hikâyeye dâhil etmiş. Amerika Birleşik Devletleri’nin, neo-liberal siyasetini ayakta tutabilmek için sağ iktidarları desteleyiş biçimini vurgulamış. Bu yüzden suçsuz oğlunun idam edilmesinin boşa giden bir feda olduğunu gören Harun’un öfkesini anlaşılır kılmış. Bugün, artık düzeltmek için elinden bir şey gelmeyeceğini bilir, tek duymak istediği şey pişmanlık sözcükleridir. Böyle bir durum karşısında içindeki intikam duygusunun da dağılacağını, sonunda oğlunun yasını tutmaya başlayacağını hissettirir.

General Uçtu, 12 Eylül darbesine geniş açıdan baktığını söyleyen bir roman değil. Sadece bir ailenin yaşadıkları açısından, tek bir perspektifle anlatılıyor olaylar. Oğlunu ve kızının nişanlısını kaybetmiş bir adamın acısı tek bakış açısı. Bu yüzden roman, tarihi olayları değerlendirmek gibi bir çaba içine girmiyor doğal olarak. Bu romanın kahramanları dürüst, özverili, belki fazlasıyla kusursuz betimlenmiş insanlar. Kimseye kötülük yapmadan dar gelirli yaşamlarını huzur içinde sürdürüyorlar. Karı kocanın ilişkisi de yıllar içinde hiç değişmeden, aynı sevgiyle devam ediyor. Bu kusursuz aile yapısında tek sorun iki küçük erkek kardeş arasındaki anlaşmazlık ama o da sevgiden yoksun bir ilişki değil. Sonunda anlaşmazlığın nedenlerinin siyasi olduğu anlaşılıyor.

General derin bir soluk aldı
“Böyle konuşmak kolay. Sen o koltuğa otursaydın da Türkiye’nin ne şartlar altında olduğunu istihbarat raporlarından alsaydın görürdüm ne yapacağını. Ben hiçbir şeyi danışmadan yapmadım, üstelik de sana bunun için hesap verecek değilim. Oğlunun ölümüne üzüldüm, çok kişi yakınını kaybetti ama bunlar kaçınılmazdı. Kaç defa söyledim televizyonlardan, mecbur olmasaydık yapmazdık diye. Memleketin ne tehditler altında olduğunu biz de devletin başına geçince öğrendik. Ama bildiklerimizi halka anlatamazdık, bu yüzden bazı kararları almak zorunda kaldık.”

Ömer, babasının yanında duruyordu. Generalin bu sözleri tepesini attırmıştı.

“Biz sana ne diyoruz sen ne diyorsun be adam!” dedi bağırarak.

“Amerika bizim dostumuz mu ki onların ipiyle kuyuya indiniz, sendikaları yok ettiniz, üniversiteyi rezil ettiniz, yaptığınız kanunlar, kurduğunuz mahkemeler ülkeyi yıllarca sıkıyönetim içinde yaşattı. Seçimle birilerinin eline dikensiz gül bahçesi verdiniz. Sizin yüzünüzden Kürt sorunu tavana vurdu. Adamları yok saydınız, toplu katliam yaptırdınız, bok yedirdiniz, canına okudunuz günahsız halkın. Şimdi maval okumak kolay… Bak babam sana bir şey teklif ediyor. Sen pişmanlığını dile getir şu telefonla kaydedeyim, sonra bırakacak belki seni.”

General Ömer’e baktı.

“Sen de çok ateşlisin delikanlı,” dedi. “Hiç pişman değilim bilesin. Sen beni tanımamışsın. Biz askeriz, öyle sizin gibi adamlara pabuç bırakmayız. Ama bak, kardeşin akıllı bir adam. Galiba sizin ailede tek elle tutulur o var. Onu da bulaştırmışsınız bu aptalca işe. Sözünü dinleseydiniz kendinizi kurtarırdınız. Benden özür, pişmanlık beklemeyin.”

Ömer sinirlendi: “İşte böyle düşürdün kardeşi kardeşe sen,” dedi nefretle. “Bizim ailenin ilişkisinden sana ne be adam?”

Güldü General, bir şey demedi.

Harun Bey yakasını tuttu, salladı Generalin.

“Sana paçayı kurtarman için fırsat veriyorum. Ne aşağılık bir adam olduğunu söyle şunu kaydedeyim bırakacağım seni.”

“Televizyonlarda şerefimi iki paralık edesiniz diye mi? Gerçekten çok aptalsınız. Bu adam devlet başkanlığı yapmış, bir memleketi yok olmaktan kurtarmış bir devlet adamı. Tarihi kişiliğini senin tehditlerinle yok edecek öyle mi?”

Harun Bey: “Gerçekten tarihi bir kişilik olduğunu mu sanıyorsun zavallı? Tarihe kara bir leke bıraktın. Bu lekeyi temizlemen için sana bir fırsat vermiştim, ama anladım ki gerçekten hem cahil hem kaçıksın. Böyle olmasaydın zaten bu kadar kötülük yapmazdın. Hiçbir kötü aptal olmadıktan sonra bu kadar kötü olamaz,” dedi, bıraktı yakasını.

General çenesini yukarı kaldırmış, küçümseyerek bakıyordu Ömer ve Harun Beye. Alaylı bir sırıtış vardı yüzünde.
Kitaptan