ZAMANDAN ZAMANA ÖYKÜLER

BÜTÜNLEMELER

ZAMANDAN ZAMANA ÖYKÜLER…

M. Sadık Aslankara

Geçenlerde “Yeni Sayfa”nın bölüm editörlerinden Şengül Yüksel, ellerinde dört beş yazımın biriktiğini, bunları güncelleştirme yönünde tek tek yayımlayacaklarını iletince, düşündüm kaldım… Continue reading

RÜZGAR GERİ GETİRİRSE’NİN YAZARINA ZAMANSIZ MEKTUP

“Rüzgâr Geri Getirirse”nin Yazarına Zamansız Mektup

Pelin Özer

Bazen tuhaf şeyler olur, akıp giden zamanın içinde onları yakalamayı başarabildiğimiz ender anlarda, gerçekten tuhaf olduklarına kendimizi inandırmak, o tuhaflık anısını korumak için anlaşılmaz çabalara gireriz. Başlangıçta o zamana geri dönebileceğimizi sanar, düşüncemizi alıp özenle geçmişe doğru uzatırız, onun ne denli devingen olduğunu anlamamız zaman alır, giderek görüntüyü, izi, sesi anımsarız da gerçek görüntüler kayıp gider elimizden. Anımsamanın yumuşak yüzü daha güvenlidir der avunuruz. Gözlerimizin kısıldığı, bakışlarımızın uzadığı, heyecandan soluksuz kaldığımız, kendimizi koca yeryüzünde tek başına bir kalabalık içinde duyumsadığımız o zamana geri dönebilmemiz için bize yardımcı olabilecek tek bir şey vardır: Yazı. Aldatıcı bir zamansızlıktan bulup çıkardığımız o sözcükleri boş sayfalara sermemiz bundan olmalı. Anlaşılabilir bir çabadır bu, saygıyla okuruz yazılanları, ama çok azı duraksatır bizi. Gölgemizi içinde uyutmak isteyeceğimiz yazıları ararız durmadan. Sanki onları daha ilk satırlarından tanırız (aradıklarımız onlardır bir anlamda), onlar bizden alınmış sözcüklerle yazılmış gibi görünür gözümüze. Onları öyle arsızca sahipleniriz ki, bazı sözcüklerin yerini değiştirebilecek kadar ileri gittiğimiz bile olur. O yazıyı alır kendimizin kılarız bencilce. Yayımlanmış bir yazı artık kendi kaderini belirleyemez, binlerce kapıdan içeri girer de birkaçında gerçekten konaklar.

Kaybedilmiş bir zaman parçasının peşinden koşup duranlar hızla geçip gitseler de aynı sokaktan, birbirlerini tanır gibi bir an durup gözlerinin içine bakarlar. Böylesine bir bakışı sözcükler üzerinden yakalamak mümkün mü diye soruyorum şimdi kendime. Kendi soruma titrek bir yanıt: Evet, ancak sözcükler yakalar bu bakışı. Bir mektubu yazma cesareti gösterebiliyorsa insan bu bakışı tanıdığını sanmakla işe başlar. Kendi yanılgısını sahiplendiği ansa mektubu yollamaya karar verdiği andır.

İnsan kimi zaman bir yazıda yakalandığını duyumsar. İştahla işleyen bir kalemin durup düşündüğü an. Kendine sorduğu bir sorunun (genellikle yanıtı bulunmayan sorulardır bunlar, çözümsüzlükleridir sürükleyip götüren. Giderek en kapsayıcı sorunun peşinden gider insan.) başka biri tarafından da sorulduğunu görmek bir bakışı anımsamakla birdir. Yanıtlayanları değil de soranları aramaktadır zaten. Soruyu daha kapsamlı sormayı göze almış birini tanıdığınıza sevinirsiniz, o riski göze alan kişi zamanötesinden bir dostunuzdur artık. Belki bu nedenle yazı üzerinden kurulan dostluklar daha sahici değil mi. (Kendini soru gibi duyumsatan kararsızlık anları bir noktayla son bulur.) İnsan bazen kıskıvrak yakalanmaktan hoşlanır, yazının iziyle basılmak, tuhaftır, öyle kolay kolay anlatılamaz.

Son kitabınızın ilk öyküsünü neden bu kadar içeriden okuduğumu anlatabilmek için ancak böyle  bir mektup yazabilirdim size. Aslında mektup kendini dayattı demek daha doğru çünkü ne zamandır aklı başında tanıtım yazılarından sıyırmak istiyorum kalemimi. Bir şeyi tarif etmenin onu öldürmek anlamına geldiğini düşündüğüm oluyor kimi zaman.

Kitaba adını veren o ilk öykünüzde zamanı yavaşlatmaktan söz ediyorsunuz. İşte ilk o zaman, o satırları okuduğumda başladı size zamansız bir mektup yazma düşüncesi. Öykü henüz bitmemişti, o satırlarda oyalanıyordum, pencereden dışarı, sonbaharın boyadığı bahçeye, aceleyle geçen bulutlara bakıyordum. Sonra bir ara sizin gülen keçinizle birlikte duvardaki Chagall’in tepedeki keçisine takıldı gözlerim. Zamanla uzaklaşan düşünce yaklaştı, beni içine aldı. Bazen direnmek zordur yazının kışkırtıcılığına. Son zamanlarda büyük bir yazarın bir sözünü tekrarlayıp duruyordum zihnimde, dostlarıma sürekli anımsatıyor, kaçmaya çalıştıkça hep ona yakalanıyordum: “Zamanın akışını yumuşatmak için yazıyorum” diyordu o büyük yazar. Başlangıçta, şık bir tanım gibi gelmişti bana bu, tekrarlamak hoşuma gitmişti, o zamanlar zararsızdı benim için henüz. O cümlenin ardından gelen, “Bir de dostlarım için yazıyorum” sözünü de yazarın alçakgönüllülüğüne şaşarak okumuştum. Yazarlığı hep bir söyleşi provası gibi sürdürüyorsanız giderek yazının çekirdeğine, girdabın kıvrılma noktasına, sözcüklerin bilinçaltına mıhlıyorsunuz bakışlarınızı. Zamanın akışını yumuşatmanın olanaklı olduğunu yazı provaları sırasında keşfettiğimde yıllar ötesinden gelen o sesi dehşetle duyar gibi oldum, sarsıcı bir bakışmaydı bu. Giderek o tuhaf karşılaşmayı arar oldum bütün okuduklarımda, sözcükleri değil, ötesini gösteren yazılara ayarladım bakışımı. İnsan yazarken olduğu gibi (kimi zaman kendini kandırdığını sonradan fark etse de) okurken de zamanın akışını yumuşatmayı dert edinmiş satırları arıyor, onları bulduğunda derin bir nefes almış gibi oluyor, uzaktaki adalar yakınlaşıyor, katı nesneler yumuşuyor. Bir yazarın zamanın aldatıcı yüzüne, yazının ikiyüzlü kibrine sırtını dayamadan yazabilmesi ne denli zor diye düşünmekten alamıyorum kendimi, yine de gönüllü sürgünlüğü kabullenmiş yazarlar benim dostlarım. Bakışım hep acıyı bilerek yazanların satırlarında takılı kalıyor, sözün kapsayıcılığı acının genişliğiyle orantılı mı acaba diye düşünüyorum. Yazarın dostlarını düşünüyorum, yazarın yüzünü görmediği dostlarını düşünmesini düşünüyorum giderek.

Burada, bu kısa mektupta kitaba adını veren ve beni bu satırları yazmaya iten öykünüzü özetlemeyeceğim, alıntılar da almayacağım ondan, en güzel yapıt anlatır kendini. Zamanın bize aldırmadan doludizgin aktığı bu aldatıcı dünyada, bu dünyadan olmayanların sığınağı yazının zamansızlığına inanarak, sözün zamanı durduramayacağını bilen, düşünce hızını kalemle yarıştıran, düşüncenin, yazının çekirdeğine doğru bakışını uzatmayı göze almış bir yazarın kapısına zamansız bir mektup bırakacağım yalnızca. Bu mektubun başına neler gelir bilemiyorum ama pencereyi açık tutup gerisini rüzgâra bırakmak en doğrusu gibi geliyor bana.

Gönderen: Pelin Özer, Kasım 2002

ÖYKÜ EŞİĞİNDE RÜZGARLA

Öykü Eşiğinde Rüzgarla

Nalan Barbarosoğlu

Paldır küldür girilmez öyküye. Öykünün önünde hep bir eşik vardır. Bir hikâyedir, bir yaşantıdır, bir söylentidir bazen bu eşik; öyküye girerken unutulmuş bir yüz, çizilmiş bir resim ya da  bir su damlası kılavuz olabilir yazana; harap bir ev, arnavutçileğinin kokusu, günışığı, görünüp kaybolan bir tebessüm, yırtık bir çorap, çınlayan bir kulak da elinden tutabilir öykü yazarının, yazılmış bir başka metin de. Anlatılan hikâyeden bu yüzden farklıdır öykü. Bu yüzdendir ki, anlatılan her hikâye, öykü metni olmaz yazıldığında. Bu yüzdendir ki, öykü anlatılmaz, okunabilir ancak bir başkasına. Öykü sesin büyüsüne ek olarak yazının büyüsünü getirir beraberinde… Yazılmış sesin. Elbette farklıdır yazılı ses, duyulan sesten. Yazılı sesin kurduğu atmosfer, sesin ve dilin anlam katmanlarına bir yenisini daha ekler: Yazanın, anlatıcıları aracılığıyla kurup aktardığı dünyanın anlamını. Bu anlam, soluk alıp verdiğimiz dünyanın içinden çıkıp başkalaşarak dönen yeni bir yorumdur çıktığı dünyaya. Tıpkı Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun yeni öykü kitabında da yaptığı gibi.

Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Yaz Evi (1994) ve Beş Ada (1997) adlı öykü kitaplarından sonra yayımladığı Rüzgâr Geri Getirirse / eşikli öyküler adını taşıyan kitabında öykünün bu yapısal niteliğini de vurgulamak istercesine öykülerini eşikleriyle birlikte sunuyor okurlarına. “Rüzgâr Geri Getirirse”, “Göl ve Gölge”, “Migurlar”, “Filmler”, “Heykel”, “Topaç”, “Kelebekleri Gördüm” adlarını taşıyan yedi öykü eşikleriyle birlikte yazılıyor kitapta. (Sadece “Kelebekleri Gördüm” adını taşıyan öykü ise, eşiğini içinde barındırıyor. Öykü eşiğinin de bir öykü olabilmesine örnek olmak için belki.) Hemen hepsi de anlatılan hikâyelere dayanan öyküler bunlar. Klasik hikâye biçimini kullanan yazar, hikâyelerin arkasındaki anlamla örüyor öykülerini. Zamana direnen, direnmekle kalmayıp meydan okuyan insan soyunun hayatta yer alma biçimlerine büyük bir soğukkanlılıkla bakabiliyor böylece. İnsanoğlunun en yenilmiş anında bile. Arka anlamı pekiştirense, öndeki eşikler… Mehmet Zaman Saçlıoğlu, yeni öykülerinin tümünde de ‘insan’ın ‘zaman’la ilişkisine farklı aynalar tutuyor, geçen zaman içindeki ‘geçmeyen zaman’ın dalgalarına dokunmaya çalışıyor, etkilerine odaklanıyor.

Kitaptaki “Filmler” öyküsü üzerinde özellikle durmak istiyorum… Çocukluğunun görüntülerinden –belki de bugüne ilişkin, bugününü biraz daha açımlayan başka bir anlam çıkarmasına dayanak olacak- içindeki ben’i bulma hevesine kapılan anlatıcı, sekiz milimetrelik filmlerde kendi çocukluğunun izini sürerken rastlantıyla bir bebeğin –ailesiyle birlikte- kısa süreli yaşamına ilişkin görüntüleri izleyince bundan vazgeçer… Anlatılabilecek hikâye bu kadar. Anlatılmayan, yazılan, okunmayı bekleyen öykü ise, eşiğiyle birlikte kabuk kabuk kurar kendini… Öykünün eşiğinde, “Yıkanırken çocukluk ayaklarımın görüntüsü geldi gözlerimin önüne. Suyun her yıkanışta ayaklarımı biraz daha değiştirdiğini anladım o zaman. Bu suyun kırk yıl önce bir akşamüstü beni yıkayan o su olduğunu, dönüp bana gelince ayaklarımın o günkü görüntüsünü geri getirdiğini de anladım. Aynı suda iki kez yıkandım böylelikle. Çocukluğumun suyunda. Korkumun, umudumun, heyecanımın suyunda… // Yüzümü merak ettim, o günkü yüzümü. Aynada, camda gördüğüm, kimsenin görmediği yüzümü. O günkü kendime bakışımı merak ettim. Ama su gitmişti, çocuk ayaklarımı da götürerek, kimsenin görmediği ayaklarımı…” (s. 55)* diye yazar Saçlıoğlu. Ve öykü sorularını çoğaltmaya başlar içten içe:  Bir çocuğa baktığımızda yetişkinliğini ne kadar bulabiliriz onda?.. Bulduğumuz her ne ise, çocuğa mı haksızlıktır, yetişkin haline mi?.. İçimizde sakladığımız çocukluğumuzun görüntüleri o çocukla ne kadar örtüşüyor?.. Çocukluğumuzdan anımsadıklarımız ne kadar kurgusal?.. O kurgular yaşanan ya da hayal edilen hangi gerçekliklerle sarmalanıyor?.. O kurgulardaki ‘gerçek’le, tanıkların ‘gerçek’leri –genelde-neden birbirine uymuyor? Yaşanmış zaman, yaşanmakta olan zamanın içinde akarken ne değişmektedir?.. Zamanın kendisi mi, zamanın içinden geçen insan mı?.. Bir başka çocukluğun gerçekleri ya da kurguları bir başka çocukluğun gerçeklerini ve kurgularını ne kadar etkiler ayrıca?

Yazılan öykü, eşikten çoğaltılan sorulara bir yanıt değil kuşkusuz. Sorularla da, yanıtlarla da bir alışverişi yoktur çünkü öykü gerçekliğinin. Olsa olsa bir tablo belki bakılmayı, yorumlanmayı, içimizde yeniden üretilmeyi bekleyen. (Sorularımızı sadece öykünün yaşam içindeki duruşuna bakabilmek için bir anahtar destesi olarak sıralayabiliriz. Eğer böyle bir kaygımız varsa elbette.) “Filmler” öyküsü bizi çocukluğun kıyısına götürüyor ve oradan baktığımız denizin renklerini çoğaltıyor. Çocukluk, hayatı ve kendisini üreten ya da eksilten insan bireyinin ömür döngüsünde bir başlangıç mı sadece? Bu başlangıçtan sona kalanlar, ömür bittiğinde hayata da kalanlar olarak yorumlanabilir mi acaba? Her çocukluk kendine baktırır mı?.. Her çocukluğa bakabilecek kadar geniş bir yüreğe, engin bir bakış açısına hangimiz sahibiz?.. Bu sorulara verilecek doyurucu bir yanıtım yok. Sadece, çocukluğun çok sert, çok acımasız, insanın elini kolunu bağlayan ve eylemsiz bırakan bir yapısı olduğunu sezinleyebiliyorum. Ben kendi adıma, çocukluğumla hiç olmazsa bir kez –yine öyküde olduğu gibi- bir pencere camında da olsa karşılaşmak gerçekten isterdim. Bir gün, vakti geldiğinde oradan bana bakacak yüzün ifadesini gerçekten merak ediyorum. Onu gördüğümde, diğer çocuklukları da okumayı sökmeye başlayabilirim belki. Duyduğum çocuk seslerinin arkasındaki anlamı yorumlamaya belki başlayabilirim. Yaşadığım dünyayı da.

Nursel Duruel, Mehmet Zaman Saçlıoğlu için, “Kuramsal birikimiyle hayat deneyimlerini ve gözlemlerini; düşünsel olanla duyumsal olanı birbirinin içinde eriterek akıtıyor öykülerine”** demişti. Aynı tutumu, yeni kitabında da sürdüren, yaşarken zamanın girdabına kapılıp giden yaşantılardan rüzgârın geri getirdiklerini kaleme alan Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Sarkaç kitabına adını veren şiirindeki dizelere bırakmak istiyorum sözü: “Denizin gezen düşüncesi rüzgâr // yaşlı bir el gibi sırtımı sıvazlar // Dalgalar sanki zaman; // bir bırakır, bir tutar.”

 

 

öykü eşiğinde rüzgârla

* Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Rüzgâr Geri Getirirse / eşikli öyküler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,

İstanbul, Ağustos 2002, 136 sayfa

**(Cumhuriyet Kitap, sayı: 388, 4 Temmuz 1997)

BİR YAZ EVİNDE RÜZGÂRIN GERİ GETİRDİĞİ

“BİR YAZ EVİNDE RÜZGÂRIN GERİ GETİRDİĞİ”

Hasan Uygun 

Mehmet Zaman Saçlıoğlu, “Ustalarla Yazmanın Öykü Hali”nde 8. konuğumuzdu. Geçtiğimiz aylarda Galapera’da gerçekleştirilen etkinliklerimizde, ustalarımızın edebiyat yolculuğuna tanıklık etmek başlı başına bir şanstı bizim için. Ancak iki saati geçen söyleşimizin tümünü dergiye aktarmak mümkün olmadı. Söyleşide öne çıkanları, yazarımız Tuğçe Ayteş’in kaleminden “gündem” sayfamızda okuyabilirsiniz…

Edebiyatla ilişkisi çok erken yaşlarda başlayan bir yazar olmasına rağmen eserleri çok daha sonraları ulaştı okura Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun. Burada öne çıkan az üretimmiş gibi görünmesine rağmen (ki bunun da gerçeklik payı vardır) titiz üretim asıl nedendir birçok eleştirmene göre. Şair Sunay Akın’ın çok yerinde tanımıyla o bir “kaplumbağa yazar”dır aslında.

Yazmanın sorumluluğunu, ortaya konulan eserin okurla buluştuktan sonra geri dönülemez bir sürece girdiğini bilen; söylenen sözün, kurulan cümlenin ağırlığını duyumsayan bir yazar Saçlıoğlu. Öykülerinin her birinin, üzerinde uzun süreler düşünülmüş kurgulardan örüldüğü çok açık. Ancak öykünün bugüne kadar tür olarak gelişiminin olanaklarını kullanmıyor sadece; yeni olanakların, anlatım biçimlerinin izini de sürüyor, öykülerinde görülen olay örgüsünün ardındaki temel fikre odaklanıyor. Bu yüzden de başta felsefe, sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji vb bireyin kendisiyle, toplumla, dahil olduğu sistemle hesaplaşması/yerini belirlemesini konu alan disiplinler ve bu disiplinlerin belli başlı kavramları (zaman, varlık, hiçlik, yazgı, algı, vs) çok sık başvurdukları arasında. Özellikle felsefeyi, üçüncü öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse‘nin eşik metinlerinde görmek mümkün. Tabii bu saptama, Saçlıoğlu’nun dildeki ustalığına, şiirsel söylemine, cümlelerinin ahengindeki çekime değinmeden de eksik kalır.

Şiir ve öykü serüvenini yan yana sürdüren Saçlıoğlu’nun öykülerini, şiir olamamış metinler olarak okumak da mümkün. Elbette yazma süreci içinde bir yazarın bir metni başka bir niyetle ele alıp başka bir biçime dönüştürdüğü anlamında anlaşılmamalıdır bu.

Farklı disiplinlerde eser veren pek çok ustamıza Galapera’daki söyleşilerimiz esnasında, ayrımın neye göre ve nasıl yapıldığına, bir eserin şiir mi öykü mü roman mı olacağına yazmaya başlamadan önce nasıl karar verildiğine dair sorduğumuz sorularda herkesin elinde anahtar olabilecek nitelikte bir yanıt gelmediğini söylemeliyim. Bu noktadaki yaklaşımdan esinle, öykülerine şiir olamamış metinler derken, tespit birebir anlamıyla anlaşılmamalıdır.

Bir anlatım türü olarak öykü, devingen yapısıyla türler arası yolculukta bir köprü işlevi de görür. Tam da yaşadığımız çağın akıl almaz ritmine uyan, onun kadar hızla değişebilen öykünün şiirle roman arasında fakat onlardan bağımsız yer alması düşünülemez. Bu yüzden bazı metinlerin ne kadar şiir, ne kadar öykü veya roman olduğu sorusu, hangi türe yaslandığı, hangi olanakları kullandığı yazarın hep bir belirsizliği barındırır içinde. Zaten keskin ayrımlar koymak niyetinde de değiliz. Bir eserin okurda uyandırdığı neyse, türü odur bana göre. Ancak şiirin hamuruna bulananlar öykülerini yazarken ellerinin, parmaklarının arasında kalan şiir hamurunu da katarlar öyküye. Bu belki de farkında olunmadan gelişen bir süreçtir. Parmaklarının arasında kalan şiir hamurunu öyküye katarken, diğer türden (öyküden) alacağımız lezzetin de önüne geçmiyor Mehmet Zaman Saçlıoğlu.

Öte yandan klasik anlatım olanaklarını da büyük bir ustalıkla kullanıyor. Klasik anlatım olanaklarını belki de yoğunlaşmak istediği ironiyi öne çıkarmak, gözlemci aktarımcı yazar kimliğinden soyunarak yorumlayıcı yazara geçerken, gerçeğin kendisine etki eden kırılımını yansıtmak için kullandığını söyleyebiliriz. Nitekim kitabın ilk öyküsü “Brandenburg’un Dört Atlısı”nda eskimiş zamanları, yitirilmiş ruhları, unutulan başarıları “sudan ucuz” satan adamın eylemi tam da bu ironik yaklaşıma, değişken gerçeğin kırılımının yansımasına tanık oluyoruz. Bir dönem birilerinin göğüslerini süsleyen kurdeleli, allı pullu madalyalar, yön gösteren pusulalar ve zamanın kılavuzu kol saatleri şimdi yeni alıcılarını beklemektedir tezgâhta. Saatin zamanla, pusulanın yönle ve madalyanın değer kavramıyla olan ilintisi, yönünü ve zamanını yitirmiş insanlığın bunalımına eleştirel bir bakışı bu doğuruyor öyküde.

Kitaba adını veren “Yaz Evi” öyküsünde ise, aynı eleştirel dozajın bilerek tercih edilmediği söylenebilir. Yaşlı adamın öldükten sonra, rahat edebileceği bir edebi istirahatgâh, aslında biraz da tesadüfen çıkar karşısına. Cenazesinde bulunamadığı bir arkadaşını ziyaret etmek üzere gittiği mezarlığın havadar bir tepesinde bulduğu huzur, onu oradan bir mezar yeri almaya sevk eder. Ancak yaşı ilerledikçe ölümü de gecikir adamın. Cesedine mekân olsun diye tasarladığı mezarlık da giderek bir eve dönüşür ve yaşlı adam deyim yerindeyse ölmeden mezara girer.

Öykülerinin genellikle bir kavram etrafında örüldüğünü söyleyebiliriz Saçlıoğlu’nun. “Yaz Evi”nde ölüm, ölümden sonra yaşam ve bu yaşamın görünen yüzü mezar belli başlı kavramlar. Sonsuzluk, geleceğe kalma istediği ve ölümü doğal bir süreç olarak bir türlü kabul edemeyişi insanın, sorgulanan konular arasında.

“Oteldeki Kapı”; küçük bir yanlış anlamanın, dikkatsizliğin insanı nasıl komik durumlara düşürdüğüne dair eğlenceli bir öykü. Bir “insanlık hali” öyküsü olarak da okunabiliyor “Oteldeki Kapı”. Yer yer gülümseten, yaşlılıkla belirginleşen dalgınlığı, esprili bir dille ortaya seren bir öykü. Sahiciliğinin dozu iyi ayarlanmış, yapmacıklığa düşmeyen dil, öyküdeki doğal akışı sağlıyor.

“Bir Kadın Bir Erkek” Adem ile Havva hikâyesinden kadın ve erkek doğasına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi yansıtıyor. Yine küçük insanlık durumlarından yola çıkılan “Yalanın İki Yüzü” de içinden ders çıkarılabilecek nitelikte bir öykü. İlişkileri kötü gittiği için kocasını kıskandırmak isteyen kadının, tezgâhladığı oyunda düştüğü komik durum gülümsetiyor.

Sorgulanmayan toplumsal ilişkilerden kör inançlara, yalana, ikiyüzlülüğe ve kandırmacaya dair birçok örneğe rastlayabiliyoruz Saçlıoğlu’nun öykülerinde. “Kutsal İttifak” da böyle bir öykü. Öykünün sonunda kendini akıllı sanan kişinin ters köşeye yatırılması ise acı bir ironi.

“Pencere Önümün Yolcusu”, akıl hastası bir gencin hikâyesi. Bir insanın hayatına istemeden tanık olmak, hatta tanık olma isteğiyle rahatsızlık isteğinin çarpışması durumu yan yana gelmiş diyebiliriz bu öyküde. Günün belirli saatlerinde hiç aksatmadan gözlemci adamın penceresinin önünden geçen deli, aslında bu yolla hikâyesini de aktarıyor okura.

Kolaylıkla bir askerlik anısı olarak okuyabileceğimiz “Nöbette” öyküsünde ise diğer öykülerinde çok sık başvurmadığı duygusal bir ton yakalamak mümkün. Askerlik kurumuna satır aralarında yönelttiği eleştirel bakış, öyküde baskın tema olan sevginin önüne geçmiyor hiçbir şekilde.

“Kızım” öyküsü, öykü kahramanı tarafından olur olmaz yerlerde ve zamanlarda duyulan cisimsiz bir sesin üzerine kurulu. Öykü kahramanına “baba” diye seslenen cisimsiz varlık, durmadan geçmişin kuyularına çekmek istemektedir onu. Bencilliğe, kibre battığı geçmişte umarsızca geride bıraktıklarının yükünü duyumsar öykü kahramanı. Ruhunun mezar boşluklarını tarar geçmişe dönerek. Zaman, rüzgâr, mezar, korkular, sesler, gündüz ve gece, vb simge sözcüklerle ilerliyor bu öyküsünde de Saçlıoğlu.

“Dörtyol” ve kitabın son öyküsü “Basamaklar” da imge ve kavramlarla örülü yolculuklara çıkarıyor okuru. Zamanın aşındıramadıkları, rüzgârın savuramadığı gelip buluyor okuru, kitabın sayfalarında. 1994 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı kazandıran Yaz Evi isimli ilk öykü kitabıyla ustalığını da taçlandırmış bir yazar Mehmet Zaman Saçlıoğlu. Bu yüzden üçüncü öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse‘de öyküdeki ustalığını türün olanaklarını genişletme yollarını kurcalayarak oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandığı Rüzgâr Geri Getirirse, öykü tanımının önüne yeni bir eki de getirmiştir; “Eşikli Öyküler”.

Felsefeye, şiire, güzel sanatlara olan ilgisinin öykü kalıplarına sığmayan yanlarını, ana yapıdan ayırarak, bağımsız bir metin gibi yerleştirmiş öykülerinin önüne. Ancak tam da bu kitabında tercih ettiği büyülü gerçekçi dile uyan bir şekilde şunu söyleyebiliriz: Sözünü ettiğimiz eşik metinler, biraz sonra gireceğimiz kapının ardındakileri hakkında bir ön uyarı niteliğinde de. Çünkü içeri girdikten sonra bunun geri dönüşü olmayabilir.

Yedi öyküden oluşan Rüzgâr Geri Getirirse, kitaba da adını veren öykünün eşik metniyle başlıyor. Biraz da yaşlı şair dostunun teşviki ve ısrarıyla gittiği bir tatil evinde yazıyla olan ilişkisini tekrar gözden geçiren bir yazarın sürecine odaklanmış gibi görünüyor öykünün yazarı. Ancak öykünün eşik metni, okura orada sunulanın salt bir olay örgüsü olmadığını da duyumsatıyor. “Yazdıklarımızın Zaman’a dayanması, Rüzgâr‘a dayanmasıyla aynıdır. Zaman‘ın rüzgârına dayanan, Rüzgâr‘ın zamanına da dayanır. Çünkü Zaman ve Rüzgâr dağları birlikte yonttular.” (s. 9)

Kitabın ikinci öyküsü “Göl ve Gölge”de, gecenin geç bir saatinde sebebini anlamadığı halde uyanan bir adamın kısa bir anına odaklanmış yazar. Olay örgüsünden ziyade kahramanın aklından geçenlere yoğunlaşıyor ve felsefi derinliği tercih ediyor “Göl ve Gölge” öyküsünde. Gölge, ayna, mutluluk ve mutsuzluk… Hepsi de yaşamın anlamına dahil edilip analitik bir sonuca ulaşmayı deniyor: “Bilmediğim bu rengin bilmediğim adını bana bildiğim dilde söyleten, gölgemdi.” (s. 41)

Zaman kavramına yoğunlaştığı “Migurlar” öyküsünde ise ironik diliyle karşılaşırız Saçlıoğlu’nun. Zaman algısını yitirmiş bir dedenin geçmişinde kalan bir hesaplaşmayı günümüze taşımaya çalışması, olay örgüsü olarak kullanılmış. Zamanla birlikte kapılar da artlarındaki tüm gizemleriyle göz kırpmaktadır bu öyküsünde yazara; zamana da kapılardan giriliyor çünkü. “Tanrıları dağlar, dağları kapılar korur. Tanrılara dağlardan, dağlara kapılardan girilir.” (s. 43)

Bir fotoğrafta ya da filmde yakaladığımız bir bakıştan ne kadar gerisini okuyabiliriz? Veya insanın çocukluğundan büyüklüğünü okumak mümkün mü?

Çocukluktan gençliğe geçişin heyecanını birlikte yaşayan bir arkadaş grubu, yıllar sonra da ara ara bir araya gelmeyi sürdürür. Uzun bir aradan sonra Hakan isimli arkadaşlarının evinde tekrar bir araya gelen grup o gün bir kamera kaydı izler. Görüntülerde arkadaş grubunun çocukluklarına dair kareler vardır. Ancak bu görüntülerde hikâye kahramanı bir türlü kendini göremez. Sadece iki karede yüzü hayal gibi geçmektedir. Oysa aynı görüntülerde kendisinin de olması gerekmektedir.

Bir araya gelmelerinden bir ay sonra öykü kahramanı hiç amaçlamadığı halde sırf fiyatını ucuz bulduğu için eskiciden bir film makinesi satın alır. Aldığı makineye ek olarak satıcı yirmi civarında filmi de eşantiyon olarak verir yanında. Bu filmler amatör kamera kayıtlarını içermektedir ve kronolojik olarak izlediğinde büyük bir dramı sergilemektedir.

İnsan bazı yaşam hikâyelerine bakarak kendi durumuna şükreder çoğunlukla. Bir nebze de olsa kendisinin içinde bulunduğu çıkmazı unutur. İyi ki aynı kaderi paylaşmadığına sevinir. Hikâye kahramanı da benzer duygular içindedir: “Yalnızca filmini izlemekle bu denli etkilendiğim bu fırtınanın aslının ne kadar güçlü olduğu düşüncesi beni ürküttü. Bencilce bir düşünceyle, bunları yaşayanın ben olmadığıma şükrettim.” (s. 67)

Arp’ın “Ömrümün yeterli bir bölümü heykele geçinceye kadar çalışıyorum,” sözü, “Heykel” öyküsünün eşik metnindeki birçok saptamanın yanında okuyacağımız olay örgüsünün ana fikrini özetliyor gibi. Hayatını heykele adamış olan Erdoğan, bir süredir üzerinde çalıştığı siparişi teslim ettikten sonra biraz dinlenmek ve daha sonra kendisi için çalışmak niyetindedir. Her ne kadar yapacağı heykel konusunda henüz karar vermiş olmasa da, taşçıdan ısmarladığı iki metrelik siyah taş, atölyesinin bahçesinde çalışmak için onu beklemektedir. Fakat niye niyet neye kısmet denir ya, tam da o hesap kendisi için ayırdığı taşa bir talip çıkmıştır ve ondan bir büst yapması istenmektedir. Önce yorgunluğunu öne sürerek teklifi kabul etmek istemez, ancak önerilen rakam karşısında tepkisiz kalamaz ve işi alır. Öykünün devamında bir heykeltıraşın çalışmasındaki tüm inceliklere, ayrıntılara okur tanık olurken öte yandan da giderek karmaşıklaşan olay örgüsüyle taşın içinde onu bekleyen sürprize yaklaşılır.

Topaç”, aynı zamanda Mehmet Zaman Saçlıoğlu’na Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nü de kazandıran ve MaviMelek’in bu sayısında yer verdiğimiz Rüzgâr Geri Getirirse‘nin son eşikli öyküsü. Simgesel anlatımı ve büyülü gerçekçi diliyle, ilk bakışta bir çocuk masalı gibi duruyor. Kaç yaşında olduğu köyün en yaşlıları tarafından bile bilinmeyen heybetli bir köpek tarafından kapısı beklenen orman içindeki bir mağarada bulunan topaç, köyün çocuklarının da eğlencesidir. Her sabah köyün çocukları toplanarak mağaraya gider ve sırayla topacı döndürürler. Topacı belli bir döndürme hızına ulaşan çocuklar ise mağarayı bekleyen köpek tarafından bir daha içeri alınmamaktır. Öykünün kahramanı küçük Kia da o sabah arkadaşlarıyla birlikte mağaranın kapısına geldiğinde köpeğin hırlamalarıyla karşılaşır… Mağaranın kapısı artık ebediyen ona kapanmıştır…

Rüzgâr Geri Getirirse‘nin son öyküsü eşiksiz. Çünkü kitaptan çıkışı temsil ediyor. “Kelebekleri Gördüm”de, kitabın ilk öyküsü “Rüzgâr Geri Getirirse”nin eşik metninde yoğun bir şekilde işlenen Rüzgâr ve Zaman kavramına bir geri dönüşleTarih ve Bilgi‘yi de dahil ediyor Saçlıoğlu. Yazının belleğini kâğıda, rüzgârın alıp savurduğu kâğıdın üzerinden silinen bilgiye ve bu bilgide oluşan belirsizlikle tarihte beliren boşluğa işaret eder yazar…

Rüzgârın alıp savurduğu her şey zamanın içindeki yerini alırken, bilgideki boşluk daha da büyür. Ancak rüzgâr, bizim başka zamanlarımızdan aldığı metinleri, şu ya da bu şekilde bir gün mutlaka geri getirir. İşte zaman ile bilgi arasındaki kopuntusuz gerçek… Öyleymiş gibi görünse de hiçbir şeyi terk edemeyiz; iyi veya kötü bize ait olan her şey zamanın aşındırmasına aldırmadan tarihin boşluğundan süzülerek bir gün rüzgârın savurduğu bir kâğıt parçasıyla tekrar geri döner.

Yoğun felsefi göndermelerinin yanı sıra çok katmanlı bir öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse. Temposunun yüksek olduğu söylenemez. Yazar hareketsiz konuları seçip karakterlerinin bilinçaltına yoğunlaşmayı tercih etmiş daha çok. Bu bilinçaltının ortaya koyduğu bilgelik ise gerçek üstü bir yaklaşımla felsefenin kapılarını aralıyor okura. Bu yüzden Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun öykülerini salt bir edebiyat eseri değil, ama zamanda felsefenin sorunlarının da tartışıldığı eserler olarak görmek, öykünün, daha önce de ifade ettiğimiz devingen yapısını anlamak için de önemlidir.

Mavi Melek Elektronik Edebiyat Dergisi

Sayı: 38, Yayın tarihi: 19/06/2009

SUR VE GÖLGE

Sur ve Gölge

Ali Bulunmaz

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun yeni öykü kitabı Sur ve Gölge’de üç uzun öykü karşılıyor bizi: Esere adını veren ‘Sur ve Gölge’, ‘Bir Başka Işık’ ve ‘Yüzün Tamamlayıcısı.’ Bu öykülerin her biri önemli isimlere ithaf edilmiş.
‘Sur ve Gölge’ Nurse Duruel’e; ‘Bir Başka Işık’ Semih Gemalmaz, Atila Ergür ve Türkel Minibaş’a; ‘Yüzün Tamamlayıcısı’ ise Sadık Aslankara’ya armağan biçiminde kaleme alınmış Saçlıoğlu tarafından.

Anahtarı olmayan kapı
Kitabın isim öyküsü ‘Sur ve Gölge’de mekân Karabıçak Meyhanesi ve meyhanenin sahibi Barba ise hemen içeride, bulaşıkçı Ömer ile Çingene saz takımı da. Rus grup ve Türk Sanat Musikisi topluluğu, meyhanenin müdavimleri ve aynı zamanda çalışanları. Müşteriler turistler, meyhanenin sadık isimleri ve bir de takım elbiseli; Barba’ya göre tekinsiz; bellerine silah kuşanmış adamlar orada o gün.
Van’dan Kumkapı’ya uzanan hikâyesiyle bulaşıkçı Ömer, meyhanenin ekmek parası için canla başla çalışan elemanı. Beri yandan Barba’nın komilik teklifini ‘kendini buna hazır hissetmediğini’ belirterek, ama daha da önemlisi bulaşıkhanede türkü söyleyebildiği için reddeden bir isim.
Eski İstanbul ve Kumkapı’da geçen öyküde başka isimler de var: Ömer’in evinde kaldığı, ‘ayaklı meyhane’ Mişon’un oğlu Moiz ve şef garson Avadis’ Rakı ve balığın kardeşliğini perçinleyen Kumkapı: Ermeni, Rum ve Türkleri buluşturan mekânlar toplamı. Saçlıoğlu, öyküde uzun uzadıya bu birlikteliklerden söz açıyor. Tarihi, Kumkapı’nın çekici geçmişini okurlara sunuyor.
Öykü, tarihin ardından Ömer’in ilk kez âşık oluşuna dümen kırıyor. Birbirini hiç tanımayan iki insanın aşkı bu. Meyhanedeki şen şakrak hava da sürüyor bu sırada. Avadis’in, tekinsiz herifleri zehirleme girişimi ise sarsıcı. Peşrevin kulakları okşamasının ardından, Ermeni ve Türk havalarının karışımı, en sonunda da hiç kimsenin işitmediği yepyeni tınılar’
Tekinsiz adamlardan damat adayının müstakbel eşidir Ömer’in tanımadığı ve âşık olduğu kadın. Ortalık da tekinsiz heriflerin midesi de çalkalanır. Sonrası kaçış; Ömer ve ‘Leyla’ Karin’in uzaklaşması. Surlara sığınan ve ebedi karanlıkla örtülen, yığıntılar içinde kalan ikili. Gölgelerin gizlediği iki âşık; Ömer ve ‘Leyla’ Karin. Anahtarı olmayan kapının kilitlediği iki insan. Kaçış, sığınış ve kısılıp kalışın öyküsü’

Kurgunun sularında
Saçlıoğlu’nun ikinci öykü durağı karşı yaka bu defa, Moda. Tarihi yarımadanın, Moda saflarından görünüşü ilkin gözleri kamaştıran. Hikâyenin anlatıcısı bir öykü kotarmakla meşgul.
İki masa uzağında ya da yakınındaki adama ilişen bakış ve korkulu gözlerden etkileniş. Anlatıcıdan korkan adam. Korkusunun kaynağı, anlatıcıyı, Kemal’i başka biri sanmasıdır Selim’in.
Tanışma faslı geçip, korkular ve anlama çabaları aşıldığında, sohbet koyulaşır. Kim, kimdir, ne yapmaktadır? Selim sorar Kemal yanıtlar; sonra roller değişir, soru soran ve yanıtlayan tersine döner. Kemal’in yazar olduğunu keşfeder Selim. Rahatsızdır Kemal, ‘yazdıklarıyla övünenlere, iki kitap yayımlatıp kendini yazardan sayanlardan sıkılmıştır’ epey zamandır ve bu yüzden yazar sıfatını isminin önüne kolay kolay yapıştırmaz.
Selim, Kemal’i tanır; kitaplarını okumuştur. En çok, en az satan kitabını beğenmiştir üstelik. Oradaki bir öykü Selim’i derinden etkilemiş, Kemal’e anlatmaktadır yazarın kendi hikâyesini. Hemen sonrasında zihinler Kemal’in çay bahçesinde karalamaya başladığı öyküye takılır. Hüzünle karışık mutluluğun üstüne Selim, hayat dersi verir gibidir: ‘Mutluluğa ilişkin çoğu şey aslında aklın işidir. Mutlu olduğumuzda duygularınız öylesine egemen olur ki aklınız kimi zaman kenarda kalır. Ama aslında mutluluğu gerçekten görmek akılla mümkündür. Mutlu olmak değil, mutlu olduğunuzu anlamak gösterir ışığı.’
İleriki satırlarda okur Kemal’le birlikte, Selim’in de yazar olduğunu öğrenir; hem de Kemal’in, onu takma adından tanıdığı bir yazardır. Uzun konuşma boyunca Selim’in kurguladıkları veya Kemal’in deyişiyle ‘uydurdukları’, yazarcadır. Deftere çiziktirilen öykünün bam teli olan ışık da, Selim’in elinin değdiği bir kurmacadır. Okura bir sürprizdir burada sunulan ve o, gerçekle kurgu arasında gider gelir.

Hedefteki kim?
Cemal, Haluk ve Hüseyin’in hikâyesinin merkezi ise Antakya. İstanbul’a uzanan üçgeni tamamlayan kentler İzmir ve Malatya. ‘Yüzün Tamamlayıcısı’, iyimser ve umutlu Cemal’in; İzmir’den gelen ve zengin olma hayaliyle yanıp tutuşan Haluk ile hayattan çok şey beklemeyen Hüseyin’in öyküsü. Aynı yerde girilen yetenek sınavıyla kesişen hayatlar ve bir süre sonra ev arkadaşı haline gelen üç isim. Doludizgin geçen üniversite yılları. Küçük işler, mezuniyet ve hayaller’
Hüseyin’in Antakya’da düzenlenen aile yemeğine katılışı, orada âşık oluşu ve nişan hazırlıkları, üç arkadaşın geleceğine dair yeni bir sayfa demek. Nişanlanacağı kız Zeynep ile İstanbul arasında kalan Hüseyin için Antakya ağır basar. Hatta nikâh günü bile bellidir artık. İstanbul’da kalan iki arkadaşı da gelecektir Antakya’ya.
Ancak üniversiteden hocaları Hikmet’in babasının ölümü tüm planları bozar. Cemal cenazeye, Haluk Antakya’ya düğüne gitmeye karar verir. Cemal’i cenazede bir sürpriz bekler. Hocası onu, yeni mezun olan genç bir kızla tanıştırır. İnsanın hayallerinden, güzel sanatlar okumuş olmanın verdiği bilgilenmişlikle caminin mimarisine kadar pek çok konuda konuşurlar. En acılı anlarda ortaya gülünç şeyler çıkabileceğini de fark ederler. Hocası, düğüne yetişsin diye uçak bileti ayarlamıştır Cemal’e. İlk kez uçağa binecektir, korku ve endişe vardır içinde.
Hocasının tanıştırdığı Aygül’ün fotoğrafını çeker ayrılırken; düğün sonrası buluşmak üzere sözleşirler. Bu sırada Haluk’un Antakya’ya doğru yola çıkışı karşılar okuyucuyu. Otobüsteki yolcuların, daha önceki seyahatlerindekilerden farklı oluşu Haluk’a ilginç gelir, yanındaki adamın kimi sözleri de: ‘Geceni sesten uzak tut’ ya da ‘Sabahın aydın olsun’ bunlardan bazılarıdır.
İki arkadaş; Haluk ile Hüseyin, Antakya Harbiye’de buluşur, Hüseyin evliliğe hazır olmadığını hisseder ve evliliği ‘mezara girmekle’ bir tutar.
Cemal de yoldadır; nikâh kıyılmış, düğüne geçilmek üzeredir. Yolculuk arkadaşıyla sohbeti ilerletir, işin içine Antakya tarihi girer. Düğün yemeğine yetişen Cemal, Haluk ve Hüseyin’in sevinci, düğün neşesi, şarkılar ve çakırkeyifliğin tadı okura arı biçimde hissettirilir. Ve düğünden bir kare: Sevinç içinde ateşlenen bir silah ile dört kişi: Haluk, Cemal, Hüseyin ve eşi Zeynep’ Saçlıoğlu tam burada noktayı koyar ve öykünün sonunu açık tutar: O tek kurşun, dört kişinin bulunduğu yere doğru ilerlerken, kimi hedef alacağını okura bırakır bir bakıma.
Üç uzun öykü Saçlıoğlu’nun kaleminden dökülen. Tarih, mekân-mitoloji ilişkisi, tesadüf, ütopya ve kurgu içinde kurgu ya da öykü içinde öykü; hepsi üç uzun hikâyenin okura sunumunda ortaya çıkan özellikler. Merak içinde ne olacağını, neyin nereye; hangi olay ve kişilerin neye bağlanacağını bekletiyor anlatılanlar.
Öykülerde öne çıkan önemli bir özellik olay, mekân ve tarih arasında kurulan bağlantı. Hemen her satırda bununla karşılaşmak olası. Öykülerin dili de son derece sade. İç içe geçmiş pek çok olayın anlatımına eklenen tarihsel, mitolojik bilgiler ve mekânlara ilişkin notların harmanlandığı hikâyeler başından sonuna dek bir solukta okunuyor.
Zor olan yalınlığı yakalayan anlatım dili, bayağılıktan uzak, ne vermek istiyorsa onu okura sadelikle ama aynı zamanda derinliği de tutturarak veriyor. Şunu demek de mümkün: Okur, öykülerden kopuk değil, aksine merkezde; yani kendinden bir şeyler bulabileceği kurguya dâhil oluyor. Saçlıoğlu’nun anlatımı ve öykülerin güçlü altyapısı buna imkân tanıyor.
Kahramanlar herkese hem çok yakın hem de metinlerin içinde hiç sırıtmadan yol alıyor. Bu yönüyle Sur ve Gölge’de yer alan öyküler kitabı eline alanları ele geçiriyor.
Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun, Sur ve Gölge’de yer alan öyküleri okuru, düşünce ile düş arasında gidip gelen; çağrışım, tarih ve mekân resimlemeleriyle örülü ve karakterlerin sağlam yerleşiminden oluşan bir yapıyla karşı karşıya getiriyor.

Cumhuriyet Kitap Eki 5 Kasım 2009

İKİ VE KEÇİ

 

İki ve Keçi 1.basım 2009

İki ve Keçi 1. Basım kapak arkası

Keçiden, sayılardan, yıldızlardan söz ederken insana odaklanan bu kitapta, zaman içinde değişen ve değişmeyen yanlarımız, tutkularımız, korkularımız, aşklarımız, yaptığımız kötülükler ve iyilikler bir keçinin öyküsünde, fantastik, yalın ve sıcak bir dille, kışkırtıcı imgelerle anlatılıyor.

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun, sanatla felsefe, keçiyle insan, varlıkla yokluk, bedenle bilinç, geçmişle gelecek arasında gezinen düşüncesi, okuru düşle gerçek arası bir atmosferde, kendi varlığı üzerine düşünmeye yöneltiyor.

1. Baskı           İş Bankası Kültür Yayınları   Eylül 2009

2. Baskı           İş Bankası Kültür Yayınları   Haziran 2010

 

SUR VE GÖLGE

Sur ve Gölge 1. Baskı 2009

Sur ve Gölge 1. Basım kapak arkası

Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Kumkapı’yı, Moda’yı ve Antakya’yı sahne olarak seçtiği bu kitabında; gizemli, fantastik öğelerle sarmalanmış bir dünya yaratırken, insanı derinden sarsan karakterleriyle birbirine ilmeklenmiş şaşırtıcı ilişkiler kuruyor, insani durumlara dönük yoğun katmanlar oluşturuyor.

Saçlıoğlu’nun bu öykülerini okurken surlar ve gölgelerle örülü dünyamızın biz ölümlülere biçilmiş yazgısıyla yüzleşecek, III. Selim’in musikisinden Daphne’nin öyküsüne, Sur’un çağrışımlarından rastlantı ve yazgı kavramlarına, zengin bir düşünsel ve düşsel dünyada gezineceksiniz.

1. Baskı           İş Bankası Kültür Yayınları   Eylül 2009

2. Baskı           İş Bankası Kültür Yayınları   Haziran 2010

RÜZGAR GERİ GETİRİRSE

Rüzgar Geri Getirirse 1. Basım 2002

Rüzgâr Geri Getirirse 1. Basım kapak arkası

“ “İki suyun arasındaki zaman aralığı düşündürdü beni…” Bu cümle, aslında Saçlıoğlu’nun tüm öykülerini açan bir anahtar gibi. Zaman ve yaşattıkları ya da yaşatamadıkları. Zamanla törpülenişimiz, zamandan edinimlerimiz ve zamanla yitirdiklerimiz. Artık geçmiş zamanda kalanları o geçmişteki halleriyle, çoğu kez boşuna bir çabayla, bugünde var etmeye yönelik bütün o acınası girişimler. “Yazdıklarımızın Zaman’a dayanması, Rüzgâr’a dayanmasıyla aynıdır…” diyor yazar.Sanki öykülerin tamamının odak noktası, çok, çok eski, aynı zamanda da en ileri ölçüde modern bir kader anlayışı. Mutlaka her hangi bir zamanın içinde doğan ve yine mutlaka herhangi bir zaman parçasıyla sınırlanan insanoğlunun, kendisinden çok önce başlamış bir sonsuzluk nehrine kendi yaşantısından bıraktıkları. Daha doğrusu, bırakabildikleri. Kimi zaman ise, bırakamadıkları: “Lütfen gidin bizim eve. Bir an önce toparlanın gidin. İki yıldır açılmadı. İçinde yaşanmayan ev çabuk ölür…” Öyle sanıyorum ki, bu öykülerde dile gelen zamanlara kulak verebilenler, kendi kişisel tarihlerine yelken açmanın farklı boyutlarıyla zenginleşeceklerdir.”

Ahmet Cemal

1. baskı           İş Bankası Kültür Yayınları   Ağustos 2002

2. baskı           İş Bankası Kültür Yayınları    Ekim 2009

 

BEŞ ADA

 

Beş Ada 3. Basım 2010

Beş Ada 1. Basım kapak arkası

“Yaz Evi” adlı ilk kitabıyla, “1994 Sait Faik Hikaye Armağanı”nı alan Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Beş Ada’da alışılagelen öykü kitaplarından farklı bir toplamla çıkıyor okur karşısına. Her biri tek başına var olma, yaşama gücüne sahip öyküler, yan yana geldiklerinde ayrı bir bütünlüğü ve boyutu sergiliyor. Okuduğunuzda bunun bir rastlantı değil, yazarın seçimi olduğunu göreceksiniz. Biri, kitabın başında, öbürü sonunda yer alan, sanatsal yaratı ve bilimsel arayışa ilişkin iki masal, kocaman bir parantezin iki ucu sanki. Saçlıoğlu, kitabın geriye kalan dokuz öyküsünü bu büyük parantezin içine yerleştirerek, hem arayışlarında nereye varacağı kestirilemeyen yaratıcı insanlık serüveninin tümünü hatırlatıyor bize, hem de kendi öykülerini nasıl konumlandırdığının ipuçlarını veriyor. Kuramsal birikimiyle hayat deneyimlerini ve gözlemlerini; düşünsel olanla duyumsal olanı birbirinin içinde eriterek akıtıyor öykülerine. Bilinçle bilinçaltını, gerçekle fantastiği harmanlıyor. Kimi kez plastik sanatlardan, kimi kez deneme türünden ödünç aldığı olanakları öyküleri için seferber ederek yapıyor bunu. “Birinci Masal”da tüm sanatlar arasında önceliği söz sanatlarına vermesi boşuna değil. “Önce söz vardı”yı unutmadan, bu sözün hakkını vererek yazıyor öykülerini.

Nursel Duruel

1. baskı           Can Yayınları                         1997

2. baskı           İş Bankası Kültür Yayınları   Ağustos 2002

3. baskı           İş Bankası Kültür Yayınları   Mart 2010