SUR VE GÖLGE


Sur ve Gölge

Ali Bulunmaz

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun yeni öykü kitabı Sur ve Gölge’de üç uzun öykü karşılıyor bizi: Esere adını veren ‘Sur ve Gölge’, ‘Bir Başka Işık’ ve ‘Yüzün Tamamlayıcısı.’ Bu öykülerin her biri önemli isimlere ithaf edilmiş.
‘Sur ve Gölge’ Nurse Duruel’e; ‘Bir Başka Işık’ Semih Gemalmaz, Atila Ergür ve Türkel Minibaş’a; ‘Yüzün Tamamlayıcısı’ ise Sadık Aslankara’ya armağan biçiminde kaleme alınmış Saçlıoğlu tarafından.

Anahtarı olmayan kapı
Kitabın isim öyküsü ‘Sur ve Gölge’de mekân Karabıçak Meyhanesi ve meyhanenin sahibi Barba ise hemen içeride, bulaşıkçı Ömer ile Çingene saz takımı da. Rus grup ve Türk Sanat Musikisi topluluğu, meyhanenin müdavimleri ve aynı zamanda çalışanları. Müşteriler turistler, meyhanenin sadık isimleri ve bir de takım elbiseli; Barba’ya göre tekinsiz; bellerine silah kuşanmış adamlar orada o gün.
Van’dan Kumkapı’ya uzanan hikâyesiyle bulaşıkçı Ömer, meyhanenin ekmek parası için canla başla çalışan elemanı. Beri yandan Barba’nın komilik teklifini ‘kendini buna hazır hissetmediğini’ belirterek, ama daha da önemlisi bulaşıkhanede türkü söyleyebildiği için reddeden bir isim.
Eski İstanbul ve Kumkapı’da geçen öyküde başka isimler de var: Ömer’in evinde kaldığı, ‘ayaklı meyhane’ Mişon’un oğlu Moiz ve şef garson Avadis’ Rakı ve balığın kardeşliğini perçinleyen Kumkapı: Ermeni, Rum ve Türkleri buluşturan mekânlar toplamı. Saçlıoğlu, öyküde uzun uzadıya bu birlikteliklerden söz açıyor. Tarihi, Kumkapı’nın çekici geçmişini okurlara sunuyor.
Öykü, tarihin ardından Ömer’in ilk kez âşık oluşuna dümen kırıyor. Birbirini hiç tanımayan iki insanın aşkı bu. Meyhanedeki şen şakrak hava da sürüyor bu sırada. Avadis’in, tekinsiz herifleri zehirleme girişimi ise sarsıcı. Peşrevin kulakları okşamasının ardından, Ermeni ve Türk havalarının karışımı, en sonunda da hiç kimsenin işitmediği yepyeni tınılar’
Tekinsiz adamlardan damat adayının müstakbel eşidir Ömer’in tanımadığı ve âşık olduğu kadın. Ortalık da tekinsiz heriflerin midesi de çalkalanır. Sonrası kaçış; Ömer ve ‘Leyla’ Karin’in uzaklaşması. Surlara sığınan ve ebedi karanlıkla örtülen, yığıntılar içinde kalan ikili. Gölgelerin gizlediği iki âşık; Ömer ve ‘Leyla’ Karin. Anahtarı olmayan kapının kilitlediği iki insan. Kaçış, sığınış ve kısılıp kalışın öyküsü’

Kurgunun sularında
Saçlıoğlu’nun ikinci öykü durağı karşı yaka bu defa, Moda. Tarihi yarımadanın, Moda saflarından görünüşü ilkin gözleri kamaştıran. Hikâyenin anlatıcısı bir öykü kotarmakla meşgul.
İki masa uzağında ya da yakınındaki adama ilişen bakış ve korkulu gözlerden etkileniş. Anlatıcıdan korkan adam. Korkusunun kaynağı, anlatıcıyı, Kemal’i başka biri sanmasıdır Selim’in.
Tanışma faslı geçip, korkular ve anlama çabaları aşıldığında, sohbet koyulaşır. Kim, kimdir, ne yapmaktadır? Selim sorar Kemal yanıtlar; sonra roller değişir, soru soran ve yanıtlayan tersine döner. Kemal’in yazar olduğunu keşfeder Selim. Rahatsızdır Kemal, ‘yazdıklarıyla övünenlere, iki kitap yayımlatıp kendini yazardan sayanlardan sıkılmıştır’ epey zamandır ve bu yüzden yazar sıfatını isminin önüne kolay kolay yapıştırmaz.
Selim, Kemal’i tanır; kitaplarını okumuştur. En çok, en az satan kitabını beğenmiştir üstelik. Oradaki bir öykü Selim’i derinden etkilemiş, Kemal’e anlatmaktadır yazarın kendi hikâyesini. Hemen sonrasında zihinler Kemal’in çay bahçesinde karalamaya başladığı öyküye takılır. Hüzünle karışık mutluluğun üstüne Selim, hayat dersi verir gibidir: ‘Mutluluğa ilişkin çoğu şey aslında aklın işidir. Mutlu olduğumuzda duygularınız öylesine egemen olur ki aklınız kimi zaman kenarda kalır. Ama aslında mutluluğu gerçekten görmek akılla mümkündür. Mutlu olmak değil, mutlu olduğunuzu anlamak gösterir ışığı.’
İleriki satırlarda okur Kemal’le birlikte, Selim’in de yazar olduğunu öğrenir; hem de Kemal’in, onu takma adından tanıdığı bir yazardır. Uzun konuşma boyunca Selim’in kurguladıkları veya Kemal’in deyişiyle ‘uydurdukları’, yazarcadır. Deftere çiziktirilen öykünün bam teli olan ışık da, Selim’in elinin değdiği bir kurmacadır. Okura bir sürprizdir burada sunulan ve o, gerçekle kurgu arasında gider gelir.

Hedefteki kim?
Cemal, Haluk ve Hüseyin’in hikâyesinin merkezi ise Antakya. İstanbul’a uzanan üçgeni tamamlayan kentler İzmir ve Malatya. ‘Yüzün Tamamlayıcısı’, iyimser ve umutlu Cemal’in; İzmir’den gelen ve zengin olma hayaliyle yanıp tutuşan Haluk ile hayattan çok şey beklemeyen Hüseyin’in öyküsü. Aynı yerde girilen yetenek sınavıyla kesişen hayatlar ve bir süre sonra ev arkadaşı haline gelen üç isim. Doludizgin geçen üniversite yılları. Küçük işler, mezuniyet ve hayaller’
Hüseyin’in Antakya’da düzenlenen aile yemeğine katılışı, orada âşık oluşu ve nişan hazırlıkları, üç arkadaşın geleceğine dair yeni bir sayfa demek. Nişanlanacağı kız Zeynep ile İstanbul arasında kalan Hüseyin için Antakya ağır basar. Hatta nikâh günü bile bellidir artık. İstanbul’da kalan iki arkadaşı da gelecektir Antakya’ya.
Ancak üniversiteden hocaları Hikmet’in babasının ölümü tüm planları bozar. Cemal cenazeye, Haluk Antakya’ya düğüne gitmeye karar verir. Cemal’i cenazede bir sürpriz bekler. Hocası onu, yeni mezun olan genç bir kızla tanıştırır. İnsanın hayallerinden, güzel sanatlar okumuş olmanın verdiği bilgilenmişlikle caminin mimarisine kadar pek çok konuda konuşurlar. En acılı anlarda ortaya gülünç şeyler çıkabileceğini de fark ederler. Hocası, düğüne yetişsin diye uçak bileti ayarlamıştır Cemal’e. İlk kez uçağa binecektir, korku ve endişe vardır içinde.
Hocasının tanıştırdığı Aygül’ün fotoğrafını çeker ayrılırken; düğün sonrası buluşmak üzere sözleşirler. Bu sırada Haluk’un Antakya’ya doğru yola çıkışı karşılar okuyucuyu. Otobüsteki yolcuların, daha önceki seyahatlerindekilerden farklı oluşu Haluk’a ilginç gelir, yanındaki adamın kimi sözleri de: ‘Geceni sesten uzak tut’ ya da ‘Sabahın aydın olsun’ bunlardan bazılarıdır.
İki arkadaş; Haluk ile Hüseyin, Antakya Harbiye’de buluşur, Hüseyin evliliğe hazır olmadığını hisseder ve evliliği ‘mezara girmekle’ bir tutar.
Cemal de yoldadır; nikâh kıyılmış, düğüne geçilmek üzeredir. Yolculuk arkadaşıyla sohbeti ilerletir, işin içine Antakya tarihi girer. Düğün yemeğine yetişen Cemal, Haluk ve Hüseyin’in sevinci, düğün neşesi, şarkılar ve çakırkeyifliğin tadı okura arı biçimde hissettirilir. Ve düğünden bir kare: Sevinç içinde ateşlenen bir silah ile dört kişi: Haluk, Cemal, Hüseyin ve eşi Zeynep’ Saçlıoğlu tam burada noktayı koyar ve öykünün sonunu açık tutar: O tek kurşun, dört kişinin bulunduğu yere doğru ilerlerken, kimi hedef alacağını okura bırakır bir bakıma.
Üç uzun öykü Saçlıoğlu’nun kaleminden dökülen. Tarih, mekân-mitoloji ilişkisi, tesadüf, ütopya ve kurgu içinde kurgu ya da öykü içinde öykü; hepsi üç uzun hikâyenin okura sunumunda ortaya çıkan özellikler. Merak içinde ne olacağını, neyin nereye; hangi olay ve kişilerin neye bağlanacağını bekletiyor anlatılanlar.
Öykülerde öne çıkan önemli bir özellik olay, mekân ve tarih arasında kurulan bağlantı. Hemen her satırda bununla karşılaşmak olası. Öykülerin dili de son derece sade. İç içe geçmiş pek çok olayın anlatımına eklenen tarihsel, mitolojik bilgiler ve mekânlara ilişkin notların harmanlandığı hikâyeler başından sonuna dek bir solukta okunuyor.
Zor olan yalınlığı yakalayan anlatım dili, bayağılıktan uzak, ne vermek istiyorsa onu okura sadelikle ama aynı zamanda derinliği de tutturarak veriyor. Şunu demek de mümkün: Okur, öykülerden kopuk değil, aksine merkezde; yani kendinden bir şeyler bulabileceği kurguya dâhil oluyor. Saçlıoğlu’nun anlatımı ve öykülerin güçlü altyapısı buna imkân tanıyor.
Kahramanlar herkese hem çok yakın hem de metinlerin içinde hiç sırıtmadan yol alıyor. Bu yönüyle Sur ve Gölge’de yer alan öyküler kitabı eline alanları ele geçiriyor.
Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun, Sur ve Gölge’de yer alan öyküleri okuru, düşünce ile düş arasında gidip gelen; çağrışım, tarih ve mekân resimlemeleriyle örülü ve karakterlerin sağlam yerleşiminden oluşan bir yapıyla karşı karşıya getiriyor.

Cumhuriyet Kitap Eki 5 Kasım 2009

Leave a Comment