Söyleşi- Mustafa Albayrak


 

Öykü Teknesi Dergisi için Mustafa Albayrak ile yapılan söyleşi

 

Şiir, öykü, deneme gibi, tür’lere ait ‘ilk’lerinizden söz eder misiniz?

İlk şiirimi 13. yaşındayken yazdım. Şiir sayılır mı bu? Bu yaşımın bakışıyla şiir saymasam da, o yaşım için sayılır. Uzun bir zaman da şiirle devam ettim. Denemeye ilk hevesim, lisedeki kompozisyon derslerinde oldu hemen her öğrenci gibi. Öykü de o yıllarda küçük çalışmalarla başlamıştı. Şiir genellikle başköşemdeydi, öykü de ara sıra uğranılan bir türdü. Şiir ve öykülerimi yayımlamak geç bir tarihte gerçekleşti. Otuz yaşlarımdan sonra dergilerde görülmeye başladım. Deneme, okumayı sevdiğim bir tür ama doğrudan denemecilik yaptım sayılmaz. Aklımı kurcalayan konuları denemeyle ele almak yerine, öykülerimin içine yedirmek bana daha eğlenceli ve daha yaratıcı geliyor.

 

Yazar, yazdıkça yazmayı öğreniyorsa, ideal metni de arıyordur bir anlamda. Böyle bir metin sizce var mı?

Sanat bir arayıştır. Picasso, “Aramıyorum, buluyorum” demişti, ama arama fikri hiç olmasa, bulma fikri de olmaz. Biz yazarken neleri ararız? Bence önce kendimizi ararız. Yazmak, bir büyük düşünürün söylediği gibi düşüncelerin düzene sokulmasıdır. Buna benzer bir söz de Wagner’e aittir: “yazmadan düşünmek hayal kurmaktır,” diyor. Biz, gün içinde düşündüğümüzü sanırız ama yaptığımız, aslında yaşadıklarımızı izlemek, yorumlamak, karşı davranışlarda bulunmak ve bir günü işle, güçle, kimi zaman anılarla, çağrışımlarla geçirmektir. Ancak yalnız başımıza kaldığımızda bizi etkilemiş, bizde yer etmiş olan anılar, izlenimler, düşünceler, vb. aklımıza gelmeye başlar. Onları daha farklı düşünmeye başlarız. Ama bu da yeterli değildir. Elimize kalemi alıp da yazmaya başlarsak, aklımızdan şimşek hızıyla geçen düşünceleri yavaşlatmış, sindirmeye ve işlemeye başlamış oluruz.

Yazarken düşüncemizin doğruluğunu, yanlışlığını da sınamış oluruz. İdeal metin dediğimiz aslında kendimizle hesaplaşmamızda kendimiz için doğru ve haklı bir yer edinme çabasıdır. Tabii ki bu çabanın içinde hem fikir hem de o fikrin yazılış biçimi vardır. Hiçbir yazar düşündüğünün dışında yazamaz. Yazdıkları, onun düşünce ve duygu sistemini gösterir. Hem de çıplak bir biçimde. Çünkü yazar hem kendince en güzel ve en doğruyu yazmaya çalışır hem bu yazdıklarını başkalarına sunulabilecek bir hale getirdiğine inanmaktadır.

Yazı, edebi de olsa, aynı zamanda bir iletişim dilidir. Yazdıklarımızı kendimiz bilelim diye yayımlamayız. Çünkü yazarken kendimizi tanımışızdır yeterince. Artık kendimizi başkasına tanıtmaya başlamışızdır.

Demek ki (olmasa bile) ideal metin hem bizi hem okuru tatmin edeceğini sandığımız metindir. Ama yalnızca bizim açımızdan böyledir. Başka gözler açısından değil. Zaten, sözcük anlamıyla “ideal” olana ulaşmak mümkün değildir. Yazarın yaptığı, yazarken kendisini ve kendi dışındakileri tanımak, sonra bunları kendi gözünden başkalarına göstererek kendisini tanıtmaktır.

 

Zaman, mekân ve insan, kurmaca metinlerin yapısal olarak ana öğeleri. İnsanlık hallerinin eğretilemeleri için kullandığınız; boşluk, ışık, rüzgâr gibi, kimi zaman öykülerinizin öznesi olacak kadar ağırlıklı yer tutan motiflerinize değinir misiniz?

Zaman, mekân, insan zaten varlığın gereklilikleridir. Bu üçünden herhangi birinin yokluğu ötekilerin de yokluğu demektir. İnsansız bir zaman ve mekân düşünülemez, çünkü insanı çıkardığınız anda bu ikiliyi kavrayacak aklı da çıkarmış olursunuz ve bu ikili başka bir bakışın (diyelim atların ya da kaplanların) görmesi ile değer kazanır. Bunu da biz bilemeyiz. Demek ki zamana da mekâna da değeri kazandıran insanın aklıdır. Doğal olarak bu akıl kendisini da anlamak ve kendisini daha da anlamlı kılmak için çalışacaktır. Bu çalışmadan bilim ve sanat doğar. Bilim ve sanat asında aynı şeyin peşindedir, ama yöntemleri farklılıklar gösterir.

Yukarıda değindiğim gibi bilmek, tanımak, anlamak, türün ve kişinin sürmesini sağlamak… Ne bilimin ne sanatın başka bir amacı yoktur aslında. İnsan bireyi, kısıtlı ömrü içinde kendisinden daha uzun bir ömre sahip olan insan türünün birikimlerinden yararlanır. Bu, insanoğlunun Nazım’ın şiirindeki “bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşcesine” tanımına benzer. İnsanlık birikimi tek tek insanların birikiminin toplamıdır. İnsan da bu birikimden aldığı bilgiyi farklılaştırarak, çoğaltarak tekrar birikime katar. Dolayısıyla hem bireysel aklımız hem toplumsal ya da türsel aklımız bir arada çalışır. Aklımızı çalıştırmayı bu toplam akıldan öğreniriz ve toplam akla azar azar yenikler getiririz. Bunu bireyler için hızla geçen, türümüz için görece olarak az hızlı geçen bir zaman ve sınırlı bir mekân olan yerküre içinde yaparız. Bütün bu olaylar hem tanrısaldır hem çok basit.

Boşluk, ışık, rüzgâr ve daha nice nesne, kavram, oluşum bizimle birlikte var olan ya da bizim yarattıklarımız olarak sanat ve bilim için hem hedeflerdir hem araçlar Örneğin ışık, bilimin bilim yöntemleriyle, sanatın sanat yöntemleriyle çözmeye çalıştığı bir fenomendir, aynı zamanda hem bilimde, hem sanatta, başka şeyleri görmemize yarayan bir araçtır. Aslında her şey kimi zaman araç kimi zaman amaç olur. Ben karınca kararınca bu ilginç ilişkiler üzerinde düşünmeye, bunları anlamaya çalışıyorum. Öykülerim de bunlardan doğuyor.

 

Biçim içeriğin, içerik biçimin çalışma alanı. Dil de bunları birleştiren ve iletişimi sağlayarak metni oluşturan unsur. Dil’in bu kadar yalın ve dile ait söz sanatlarının nimetlerinden en az düzeyde yararlanarak, çok anlamlı, çok çağrışımlı yazmak zor olmuyor mu? (Bu söylediklerime “Rüzgâr Geri Getirirse”deki ‘eşik metinler’ dâhil değil; çünkü onların okumaları farklı.

 

Sanatın birkaç düşmanı vardır. Süs bunların başında gelir. Yanlış süsleme, aşırı süsleme her sanat dalında bir tuzaktır. Edebi sanatlarda da süslemenin dozu arttığında işin tadını kaçar. Bilgi ikinci bir tuzaktır. Her yapıt belirli bir bilgi taşıma şansına sahiptir. Kendi yapısıyla dengeli olmayan bilgiyi taşıyamaz. Bu yüzden sanat türlerinin birbirinden farkı vardır.

Bunu bir başka sanat dalından, müzikten bir örnekle açıklayabiliriz. Bir beste, kompozitörün bir konudan etkilenerek çalışmasıyla ortaya çıkmış olabilir ama biz onu dinlerken konuyu önemsemeyiz. Onun bize dönük yüzü başkadır. Bizi onun ritmi, sesleri etkiler. Bir yazar, yazdığı metni çok büyük iç çelişkilerden, mutsuzluklardan, trajedilerden çıkarak yazabilir ama biz metinle karşı karşıya kaldığımızda bunları bilmeyiz, metnin bize dönük yüzü farklıdır.

Yazın sanatları arasında bile türlerine göre farklı bilgi (fikir) taşıma güçlerini görürüz. Bir şiirin bize söylediği, romanınkinden farklıdır. Romanınki denemeden farklıdır. O halde türler arasında da söz sanatları açasından kullanım farklılıkları vardır. Örneğin şiirde imge ana yapıyı oluştururken romanda imge ancak küçük bir ışıltı durumuna düşer.

Dil öncelikle bir iletişim aracıdır demiştik. Resim de öyledir. Kimi yerde resmin anlatımı çok daha keskin, daha doğrudandır. Müzik gibi beynimizin içine bir anda işleyiverir. Edebiyatın ise bir algılama ve alımlama zamanı, süresi vardır. Biz metinleri farklı biçimlerde yazarız. Her metin, kendi yazılış biçimine göre anlam kazanır. Yani, aslında, aynı konuyu, durumu, düşünceyi daha farklı yazmayı denediğimizde artık o aynı konu değildir. Çünkü dilin getirdiği her bir sözcük metnin içeriğini ve algılanmasını değiştirir.

Kısacası, benim yalın, sade yazmam aslında aklımın işleyiş biçimiyle ilgili. Yukarıda da değindiğim gibi her yazar ancak kendi aklının işleyiş biçimine uygun yazar. Başka türlü yazdığında sahteleşir. Sait Faik kendisi gibi yazmıştır, Yaşar Kemal de öyle…

Ben belki bir öğretim üyesi olduğum için en güç konuları bile öğrencilerin anlayabileceği bir yerden anlatmaya alışkınım. Yalın anlatımım buradan kaynaklanıyor olabilir.

 

Eşik metinleri, söz ve yazıya, diğer sanat disiplinlerine, deneme tadında yazılmış, yazarın yazıyla hesaplaşmasına dair metinler olarak okuyabiliriz bir yanıyla. Özellikle “Rüzgâr Geri Getirirse” adlı öykünün eşik metni… Diğer bir yanıyla, bu metinlerin, yan okumaları zengin metinler olması bakımından, ilk anda ortalama okuru rahatsız edebilecek bir yanı da var. Yanılıyor muyum?

Öncelikle okurun yazdıklarımı nasıl karşılayacağı konusunun benim için ikinci bir konu olduğunu belirteyim. Böyle düşünecek olursak okura göre kitap yazarız ve bu da edebiyatın dışına iter bizi. Bir tür sipariş metin gibi olur yazdıklarımız. Eşik metinlere gelince, okuru rahatsız etmelerinden kasıt güç okunurlukları ise, bunların güç metinler olduğunu sanmıyorum. Tersine oldukça açıklar. Yalnızca kitabın öbür metinlerinden farklılar diyebilirim. Biraz düzyazı şiire yakınlar. Yazınsal çağrışımları zengin, çünkü imgelere sahipler.

Birden çok anlama ulaşabilen bir metin aslında güç metin değildir. Güç olan metin bizim bilmediğimiz bilgileri içinde barındıran, bu yüzden anlamı çözemediğimiz metinlerdir. Eşik metinler, öykünün çevresinde dönen bir çeşit bulutsu gibidir. Öyküyü kimi zaman farklı ışıklarla görmemize yararlar. Okuyucuyu bir başka açıdan baktırırlar metne. Eşik metinler, öyküden alınmış, değiştirilmiş, ama öyküyle bağı sürdürülmüş çeşitli parçacıklardır ve bir tür imgesel kapılardır.

 

Eşik metinlerde ve diğer kitaplarınızda kimi zaman gördüğümüz görsel elemanları kullanma amacınız nedir?

Bu soruyla bağlantılı olarak, edebiyatınızın resimle ve diğer sanat dallarıyla ne ölçüde ilişkisi var?

Görsel elemanlarla desteklediğim iki kitabım var yalnızca. Rüzgâr Geri Getirirse kitabımda görsel eşikler olarak bazı çizimler var. Okur dikkatli bir okursa önce bu görsel eşikten geçiyor. Bir görsel elemanın ortasında öyküyle ilgili bir motif duruyor. Buradan geçinca metinsel eşiğe geliniyor. Burada öyküye ilişkin imgesel, düşünsel, ritimsel bir ön bilgi ediniliyor. Sonra öykü okunuyor. Öykü bittikten sonra birçok okurun geriye, eşik metne döndüğünü, böylelikle eşik metni bir çıkış eşiği olarak da kullandıklarını biliyorum.

Fotoğrafı ve resmi farklı biçimde kullandığım tek kitap İki ve Keçi. Son kitabım. Bu kitaba yaşadığım bir olay esin kaynağı oldu. Küçük bir adada yalnızlığa terk edilmiş iki renkli bir keçiydi gördüğüm. Bana karşıtlıkları, ikilikleri düşündüren bu keçi ve yaşadığı ilginç ada, fantastik bir görünüm sergiliyordu. Okurun da bunları görmesini istedim. Daha sora ise mitolojik bir bölüm geliyor kitapta. Sözünü ettiğim mitolojik kahramanlar, daha önce binlerce kez resimleri ve heykelleri yapılmış tarihi motiflerdi. Bunları kullanmak istemedim. Benimle birlikte bu adayı ve keçiyi görmüş olan eşim Başak Saçlıoğlu’nun kendi yaratıcılığından kaynaklanacak, öykünün önüne geçmeyecek ve okuyucuyu şartlandırmayacak bir pus içinde, belirsizlik içinde resimler yapmasını istedim. Bir grafikerin illüstrasyon biçimindeki resimlerini istemedim. Başak da bu işi iyi başardı. Üçüncü bölümdeki mitolojik havayı resimlerle bence gayet iyi verdi. Resimler olmasa kitap bir şey yitirir miydi? Resimleri yitirirdi…

 

Görsel elemanları öykü kitaplarında kullanmayla şiir kitaplarında kullanma arasında fark var mı sizce?

Resimlenmiş çok şiir kitabı var aslında. Bu özellikle 1980’lere kadar daha sıklıkla kullanıldı. Bu resimler şiirleri anlatan resimler olmadılar. Hatta şiirlerle hiç ilgisi olmayan resimler de koyuldu birçok şiir kitabına. Bence önemli bir ressamın önemli bir şaire sevgi ve saygısını sunmasıydı bu resimler. Örneğin Melih Cevdet Anday’ın Tanıdık Dünya kitabını Abidin Dino’nun, kitapla ilişkisini kuramayacağınız baskı resimleri; Yağmurun Altında kitabını Rasin’in şiirlerin kendisinde yarattığı genel bir duygudan kaynaklanan siyah beyaz çizimleri süsledi. İkisi de illüstrasyon anlamında açıklayıcı, betimleyici resimler değildirler.

Sizin değindiğiniz Dekameron kitabındaki resimler öykülerdeki sahnelerin resmedilmesidir. Avrupa’da özellikle gravür sanatı, kitap resimlemede matbaanın bulunuşundan bu yana çokça kullanılmıştır.

Resimlenen kitaplarla ilgili söyleyebileceğim bir tek şey var. Yazar da ressam da kitapta bir arada olduklarında kendi yapıtlarının bir zarar görmediğinden eminseler hiç sorun yok. Ama biri ötekine yanlış bir etki yapıyorsa o zaman da zorlamanın gereği yok.

 

Öykülerinizde, yerelden evrensele, evrenselden yerele geniş bir çalışma alanınız var. (mitoloji, düşünce dünyaları, zaman, mekân, insan, hayvan ve doğa ve benzerlikler…) Bu alana dâhil olan bir diğer unsur ise görsellik demiştik. Ayrıca diğer sanat disiplinleri ve diğer bilimlere dair göndermeler ve çağrışımlar var öykülerinizde. Dolayısıyla bu tür bir malzeme yoğunluğu öykülerinizin fiziksel boyutunun genişlemesinde (sayfa sayısı) etkili oluyor galiba. “Sur ve Gölge”, “İki ve Keçi” bunlara iyi birer örnek. Yanılıyor muyum?

Öykülerimi yazarken sahneleri görüyor gibiyim. Yani yazarken mekânları, karakterleri, tiplerin yüzlerini de hayal ediyorum. Bu belki okurun da okurken hayal etmesini kolaylaştıran bir dil yaratıyor.

Öykülerimde, öteki sanat dallarına da yer verdiğim doğru. Heykelin, fotoğrafın, müziğin, sinemanın neredeyse ana konu olacak kadar genişlediği öykülerim var. Güzel sanatlar eğitimi aldığım ve otuz dört yıldır tasarım alanında ders verdiğim için plastik sanatlarla yakından ilgiliyim. Doğal olarak da kendi çevremdeki bu konular öykülerime giriyor. Ama öykülerim bu nedenle uzuyor mu? Sanmam. Örneğin Filmler adlı öyküm ile Büyük Göz adlı öyküm kısa öyküler. Heykel ile Sur ve Gölge ise akışları gereği uzamış olan öyküler. İki ve Keçi biraz farklı.

 

İki ve Keçi roman türüne bir gönderme mi, öykünün sınırlarını zorlayan yazarın özgürlük ve özgünlük alanı mı; çünkü kitabın herhangi bir yerinde türe ait bir unsura rastlanamamaktadır?

Ben de bu kitabın öykü mü roman mı olduğunu bilmiyorum. Üç bölümlü bir metin diyelim. Üç bölümü de biçem olarak birbirinden farklı. Birinci bölüm felsefeye dolayısıyla bilimlere yakın duruyor, ikinci bölüm günlük hayattan çıkma, yaşama yakın duruyor. Üçüncü bölüm ise mitoloji, yani masal sayılır. Bu kitap masalın, felsefenin, bilimin, yaşamın her şeyin iç içe olduğunu savunan bir kitap. Zaten bunu vurgulayarak bitiyor.

 

Öykülerinizin genelinde,  özellikle; “Beş Ada” adlı öykü kitabınızdaki öykülerde, fantastikle gerçeklik arasında gelip giden ve bu arada da merak uyandırıp, okurun doldurabileceği boşluklar bırakan bir yapı buldum ben. Belli ki bilgi dağarcığınız geniş. Bu sayede çeşitli bilgiler de fark ettirmeden okuyucuya veriliyor. Öyküde bilgi miktarına ilişkin neler söyleyebiliriz?

Çok şey bildiğimi söyleyemem. Hatta hiçbir şey bilmediğimi söyleyebilirim Sokrates’ten ilham alarak.  Doğrusu da hepimiz için budur. Yukarıda değindim. Türün bilgisine küçücük bir katkı yapabildiğimizde ölümsüz olduğumuzu düşünüyoruz. Bu ne acınası bir durum değil mi?

İyi okur muyum? Sanmıyorum. Bu da görece bir değerlendirme. Bazen eskiden okuduğum kitapları yeniden okuyorum, bazen yeni çıkmış kitapların birçoğunu okuyamıyorum, ama kendimce, işime yarayacak kitapları okuyorum. Örneğin şu aralar yazgı ve rastlantıyla ilgili çok okuyorum, çünkü bir sonraki kitabım bununla ilgili olacak. Bir kitap hazırlarken insan daldan dala atlayamıyor.

Sözünü ettiğiniz, gerçeklikten fantastikliğe geçiş oyunları birçok öykümde var. Bakın bu bilerek, isteyerek yaptığım bir iş. Demin de değindiğim gibi, her şeyin bir arada olduğu, aynı olaya farklı gözlerle bakılabileceğini anlatmaya çalıştığım bir yol bu. Yaşamımızda neyin gerçek, neyin hayal olduğu bile kimi zaman karışır. Dedikodular üzerine bir hayat yürüyebilir, somut yanlışlıkları görmezden gelebiliriz. Hayali davalarla suçlanan ve tutuklu durumda yıllardır yatan aydınlarımızın bulunması bir kitap için fantastiktir. Kafka’nın Dava’sı kadar fantastik ve bir o kadar gerçektir. Yine Kafka’nın Şato’su bizim Avrupa Birliği kapısında bekleyişimizden farklı mıdır? Bugün yaşadığımız tüm bu karabasanlar edebiyatta olduğunda fantastik olarak adlandırılmaktadır ama yaşamın gerçekleridir. İş geliyor, nasıl algıladığımız ve nasıl yorumladığımızda düğümleniyor. Yazgı, metafiziğin konusudur, rastlantı ise fiziğin. İkisi de aynıdır aslında ama farklı yorumlamalarla farklı biçimlerde adlandırılmaktadırlar.

 

“Sur ve Gölge”deki üç öykü, içlerinde, zaman, mekân ve insana dair birçok küçük öyküyü barındırıyor. Bu yanıyla bu öyküler çok öykülü ve son’ları okura bırakılan öyküler diye okunabilir sanırım?   

Evet, özellikle Bir Başka Işık ve Yüzün Tamamlayıcısı ucu açık öyküler. Okur istediği gibi sonlandırabilir. Bu da yaşam gibi… Büyük bir ölçüde yaşamımızı biz belirleriz.

 

Sözlü edebiyat geleneğimizden çağdaş edebiyatta yararlanma konusunda neler düşünüyorsunuz? Sözlü gelenekten yararlanmanın olumlu ya da olumsuz yanları nedir?

Sözlü gelenek, masallar ve şiirler üzerinden yol alır. Masallar aynı zamanda mesel gibidir; yani eğitici yanları olan anlatılardır. Şiirler de çoğunlukla koşmalar, türküler gibi müziğin desteğini alırlar; böylelikle ozanların ağızlarından hem ses hem sözle yayılırlar. Müzik ve ritim onların çabuk öğrenilmesini ve geliştirilmesini sağlar. Yazmak yerleşik toplumların işidir. Kitaplık sahibi olmak, bilgiyi biriktirmek, bilginin bilimselleşmesi, bilimsel bilginin birbirini doğurması …

Sözlü gelenekle bilim yapılmaz. Bilim dışı bilgiler ana babadan çocuğa geçer, biraz gelişir, biraz unutulur, çokça değişebilir. Sözlü edebiyatımızdan bize kalanlar güçlükle derlenmiş masallar ve türkülerdir. Çoğu yok olup gitmiştir. Bunların olabildiğince derlenmesi, yazılı edebiyata kazandırılması gerekirdi. Sanırım saptadıklarımız kaçırdıklarımızın yanında çok azdır.

Sözlü gelenekten olmasa da Anadolu’nun söyleyiş biçimlerinden yazılı edebiyatta yararlanmak, doğru kullanılırsa yerel nitelikteki edebi metinleri zenginleştirebilir ve yörenin söyleyiş biçiminin korunmasını sağlayabilir, ama bence, edebi dilin aksansız bir dil olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

 

Yazmak bir yanıyla, insanın kendine doğru bir yolculuğu ise, diğer bir yanıyla geleceğe bugünden ve dünden notlar düşmek sayılabilir mi?

Niçin yazıyorsunuz ya da niçin yazılır, gibi genel bir soruya yanıtlarınız neler olabilir?

Daha önce de değindim, kendimi tanımak için yazıyorum, Yazarken düşüncelerimi sıraya sokuyorum ve böylelikle biraz düşünür gibi oluyorum. Hoşuma gidenleri paylaşmak için de yayımlıyorum. Olaylara tanıklık benim için bir ön amaç değil. Yazarken zaten kendi düşüncelerim, içinde yaşadığım dönem ve koşullar bana yol gösteriyor. Dolayısıyla bir yazar nasıl ki yalnızca kendisi gibi yazabiliyorsa gözü de bugünden geçmişe ya da geleceğe bakar. Bir başka zamanı okumuş da olsa, düşlemiş de olsa görmemiştir. Bugünün koşullandırmaları ona yol gösterir. Bir yüzyıl önce Eski Yunan’la ilgili yazılan kitaplarla bir yüz yıl sonra aynı konularda yazılan kitaplar yazıldıkları dönemlerin farklılıkları nedeniyle farklılık taşırlar. Yani yazdığımız her metin ister istemez günümüzü anlatır. Ya olaylarıyla, ya yorumlama, algılama biçimleriyle. Kısacası, geçmişe baktığımız pencere bugünün penceresidir ve yazdığımıza biz istemesek de bugünü yansıtıverir.

 

Dergilerde yayımlanan ve kitaplarınıza henüz almadığınız öyküleriniz olduğunu sanıyorum. Kısacası tezgâhınızda neler var?

Yavaş yavaş yazıyorum. İş güç, yaşamın gündelik pürüzleri yazmamı yavaşlatıyor. Ama tezgâhta birkaç öykü kitabı, iki roman görünüyor. Hepsi bir ucundan başladı. Kimi yarılandı ama hangisi hangisinin önüne geçer, ipi önce kim göğüsler bilinmez. Yazgı ile ilgili kitabım epeyce yol almıştı, ama İki ve Keçi bir anda araya girip kendini yazdırdı. Her insanın bilinçaltında işleyen bir başka dosya var. Bu dosyada ayrı bir çalışma sürüyor, sonraya ötelediklerimiz orada olgunlaşıyor ve zamanı gelince yazılabiliyor ancak.

 

Şiirlerinizde, özellikle de “Sarkaç” da, ‘zaman ve rüzgâr’ imgesi, sadece bir imge olmakla da kalmıyor, şiirlerin hem biçimsel hem de içeriksel omurgasına oturuyor. Bu ikiliye ‘sarkaç’ı da eklersek, sizde ‘zaman’ değişmez bir imgeye dönüşüyor âdeta. Öykü ve şiirlerinizdeki bu benzerlik üzerine neler söyleyeceksiniz?

Zaman benim asıl konularımdan biri. Üzerinde düşünmekten, okumaktan, konuşmaktan keyif aldığım bir bilmece gibi. Çok doğurgan bir konu. Bilimsel olarak çözdüğümüzde sanattaki yeri ne olacak merak ediyorum. Çünkü sanatın hemen tüm konuları bilimin tam olarak çözemediği, sanatçının aklında çözülememiş, rahatsızlık veren konulardır. Yoksa sanatçı bildiği şeyle neden uğraşsın? Bir natürmort resmedilirken bile sanatçının çözmek için yollar aradığı, form, ışık, gölge gibi sorunları bulunur. Benim en büyük sorunsallarımdan biri zaman. Öteki ise vicdan ve adalet. Bu konular ne yazsam gelip merkeze oturuyor, şiirde de, öyküde de.

 

Şiir ve öykülerinizin yanı sıra, bir de “Türkan Saylan” “Güneş Umuttan Şimdi Doğar” adında bir nehir söyleşi kitabınız var. Türkan Saylan’dan ve kitabın serüveninden söz eder misiniz?

Türkan Saylan’ı 1976 yılında tanımıştım. O zamanlar Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulunda öğrenciydim. Sonra 1981’de asistanken Cüzzam Derneği ve hastanesinin kuruluş çalışmalarında, Üniversite Öğretim Üyeleri Derneğinin kuruluş çalışmalarında yakınlaştık. Onu daha iyi tanıdım. 2003 yılında hastalığı tekrar edince bir nehir söyleşi kitabı yapmaya karar verdik. Kitap 26 saatlik bir bant kaydıyla ve Türkan Hoca’nın bana yazıp verdikleriyle oluştu. Onun elinden dört kez, benim elimden beş kez geçti. Kitabın adını ben koydum. Doğru bir ad koyduğuma eminim. İlginç bir rastlantı onu toprağa verdiğimiz gün 19 Mayıs’tı ve Güneş Ufuktan Şimdi Doğar dizesinin de olduğu marş bu bayramın marşıdır.

Türkan Hanım, gerçek bir Cumhuriyet aydınıydı. Karanlık niyetlilerin onu karalaması hep boş çıkacak. Balçıkla sıvanamayacak bir güneştir o.  On tane Türkan Saylan’ın olduğu bir ülke bambaşka bir ülke olurdu. Yazık ki çok güç geliyor böyleleri dünyaya.

Güneş Umuttan Şimdi Doğar kitabı Türkan Saylan’ın aile, üniversite, lepra (cüzzam) ve başta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olmak üzere çeşitli sosyal sorumluluk çalışmalarını içeren, konular arasında geçişler yaparak kolaylıkla okunan kalın bir kitap. İş bankası Kültür Yayınlarından 11 baskı yaptı. Benim ve Türkan Hoca’nın telif hakları Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine bağışlanmıştır. Bu kitap satıldıkça lise ve üniversite öğrencileri daha çok bursa kavuşuyor.

 

Öykülerinizde bazı isimlere ve onların özelliklerine göndermeler de var. Örnekse Yusuf’un Rüyası. “İki ve Keçi”nin ikinci bölümünde kardeşi Ramazan’la birlikte adaya dört saat uzaklıktaki Çamlık Köyünden bir rüya uğruna balık tutmaya gelmiş olan Yusuf’un Yakub’un oğlu Yusuf’la bir ilişkisi var mı?

Yakub’un oğlu Yusuf bir düş yorumcusuydu. Evet, onu çağrıştırmak istedim. Düşler bizim için çok önemlidir. Hem bilinçaltımızı düzenlerler hem esin kaynağıdırlar. İlkel insanların düşle gerçeği ayırt edemediği söylenir. Yani düşünde gördüğü bir şeyi gerçekten olmuş gibi algıladıklarına ilişkin bilimsel öngörüler vardır. Düşlerimizin düş olduğunu biz yeni öğrendik, ama asıl öğrenmemiz gereken düşlerimizin gerçek olabileceği. Tabi bunun için uğraşırsak…

 

Öykülerinizde mitolojiyi özellikle son iki öykü kitabınızda “Sur ve Gölge” ile “İki Ve Keçi” de yoğun bir şekilde kullanmışsınız. Mitolojiye ne ölçüde bağlı kaldınız ya da nasıl değiştirdiniz?

Mitoloji zaten bir masaldır. Çeşitli mitoloji yazarları bu masalın birçok yerini farklı yazmışlardır. Tanrıların soy ağaçları bile farklı yazarlara göre değişiklik gösterir. Ben de bildiğimiz Ege Mitolojisinin aslına bağlı kalarak ama bazı noktalarda değişiklik yaparak, kendi masalımı yazdım. Keçi, boğa, at gibi çeşitli hayvanlar mitolojilerde sıklıkla kullanılır. İki hayvanın karışımı ya da insan hayvan karışımı mitolojik varlıklar da ilginç ve esin verici öyküler sunarlar.

Birkaç bin yıldır mitolojiler dinlere, sanatlara ve hatta zaman zaman bilimsel gelişmelere esin kaynağı olmuşlardır. Avrupa resim, heykel sanatının iki temel kaynağı mitoloji ve Hristiyanlıktır. Sayısız mitolojik öykü resimleri ve heykelleri vardır batı dünyasında. Bunun gibi Mısır, Uzakdoğu, Kuzey Avrupa, Güney Amerika, Kızılderili, Çingene, Ortadoğu mitolojileri de bu yörelerin halklarının sanatlarına hep kaynak olmuştur.

 

İki ve Keçi’de, birinci bölümdeki gezginle, üçüncü bölümdeki Pan’ın çıkınlarındaki nesneler ve babalarını arayışları gibi bölümlerarası bağlar var. Bu bağlar dikkatli bir okuyucuyu merak içinde arayışa ve keşfettiğinde de mutluluğa ulaştırması bakımından keyifli bir okuma sağlıyor. Ayrıca felsefeye ve kutsal kitaplara göndermeler de var. Ne diyorsunuz?

Evet, mitolojiye olduğu kadar dinlere de göndermeler var. Kitabın adı olan iki sayısı bile felsefik bir anlam taşıyor. Tek ve çift kavramları, karşıtlıklar, ikizlikler gerek sanatlarda gerek felsefede çeşitli çıkış noktaları oldu.

Kur’anın Fecr Suresinin ilk üç ayeti şöyledir: “And olsun tan yerinin ağarmasına./ On geceye/Hem çifte ve hem tek”e./” Buradaki tek ve çift Yaratan ile yaratılanlardır. Tek, yani “bir” yaratıcıdır. Çift ise yarattıkları… Bu üçüncü ayeti, birinci bölümde baba ile oğulun konuşmalarına kattım. Hemen ardından da İsa’nın Tanrı’ya “Baba beni neden terk ettin?” demesini aldım. Okur, baba ile oğulun konuşmasını Tanrı ve İnsan olarak okursa farklı bir anlatım çıkacaktır. Tanrı’nın yani babanın keçi kılığında gelmesi de buna destektir. Dinlerden alıntılar yapsa da Panteist bir bakış vardır kitabın tümünde aslında.

Bir başka bölümde oğulun babasına sorduğu, “Kavramların atomları yok mu?” sorusunun cevabı uzun yıllar bilimi ilgilendirdi ve Monad kuramı atıldı ortaya. Sonra bilim gelişince bundan vaz geçildi. Ama Kuantum düşüncesiyle birlikte, bu tür sorular bence daha yaratıcı bir hale geldi. Bilim bunu çözünceye dek sanat epeyce akıl oyunları oynayacak bunların üstünde.

Dikkatli bir okuyucu, Hegel’den, Descartes’tan alıntılara da rastlayacak kitapta. Ama hepsi öykünün kahramanlarının arasındaki konuşmalar biçiminde.

 

Rüzgâr Geri Getirirse kitabınızdaki “Topaç” Öyküsü çok kişinin dikkatini çekti. Bu öykünün öyküsünü anlatır mısınız.

Bu öykünün öyküsünü Sunay Akın “Kırdığımız Oyuncaklar” kitabında anlattı. Burada yinelemeyeyim ama bu öykü birkaç saat içinde çıkıverdi. Cumhuriyet Gazetesinde 1998 yazında (Ağustos ortaları) çıkan küçücük bir haber bana dokunmuştu. Ahşap oyuncaklar yapan bir ustanın öldüğü haberiydi, sayfa kenarında. Aklıma çocukluk oyuncaklarım geldi. Şimdiki gibi değildi ki oyuncaklar. Çoğunu annem bezden dikerdi ya da mahalledeki abiler tahtadan yapardı. Ankara sokaklarında kavalcılar, topaççılar dolaşırdı. Topaçları birbirine bindirir çatlatırdık. Küçücük çocuklar, oyuncakların virtüözüydük. Dönen topaçlara kınnaplarla vurup dönmesini sürdürürdük. Bunları anımsadım üzüntüyle ve bu öyküyü yazıverdim. Tabi defalarca elden geçirdim son haline getirmek için. Öykünün kahramanına bir ad vereyim dediğimde aklıma Kia adı geldi. O zamanlar bunun bir otomobil markası ve bir kız ismi olduğunu bilmiyordum. Sonra da değiştirmedim. Bu öykü O yıl Haldun Taner Öykü Ödülünü aldı. Gerçekten de çok sevildi. Çocukluktan ergenliğe geçişin öyküsüdür bu. Masalları, oyuncakları yavaş yavaş yitirişin…

 

Öykü dergilerinin işlevleri ve dergimiz “Öykü Teknesi” hakkında görüşlerinizi alabilir miyim?

Öykü dergileri bence çok önemli. Özellikle de İstanbul’dan uzakta çıkanlar. Bu dergiler çıktıkları yörenin sanatçılarının tanınmasına, o yöre kültürünün yayılmasına yardımcı oluyorlar. Merkez dışında odaklar doğuyor ki bu da zenginlik demek. Gençlerin ürünlerini göstermeleri açısından da en iyi yer bu dergiler. Çünkü artık kitap bastırmak çok güç. Paranız olabilir ve kitabınızı kendiniz bastırabilirsiniz ama dağıtamadıktan sonra bir işe yaramıyor. Kitap satışları ve okur sayıları çok düştü. Artık edebiyatın verdiği haz dizi filmlerden, bilgi ise haberlerden ve belgesel kanallarından alınıyor. Örneğin klasik bir romanı okuduğunuzda o döneme ve yöreye ilişkin epeyce bilgi alırsınız, artık bu bilgilere gerek duyulmuyor sanatta. Sanat, edebiyat farklı yollara yöneldi. Umarım bir gün edebiyat antik bir sanat olarak kalıvermez kitaplık raflarında.

Öteki dergiler gibi, Öykü Teknesi’ni de düzenli olarak izleyemiyorum. Ara sıra rastladıkça alıyorum, birkaç yazı okuyabiliyorum. Hele o sıralar bir yazı, kitap üzerinde çalışıyorsam dergiler okunamadan bir kenarda kalabiliyor da. Gerçekten yoğun bir çalışma yaşamım var. Üniversite haftanın beş günü en az kırk saatimi alıyor ve edebiyata az zaman kalıyor. Zaman zaman tamamen emekli olayım ve kendimi edebiyata vereyim diyorum, ama öğrencilerimden ayrılmak güç geliyor. Gençlerin gelişimini görmek harika bir duygu.

 

Gençlerin edebiyattaki gelişimi konusunda neler düşünüyorsunuz?

Edebiyat, sanat ve belki de her şey, gelişimini kuşaklar arası çekişmelere de borçlu. Yani gelişim gençlik sayesinde olur. İki ve Keçi kitabının birinci bölümünde baba ile oğulun konuşmalarında baba oğula, “bana karşı çıkmanı özlemişim” diyor. Baba, oğulla aynı olduklarını söylerken, oğul farklı olduklarında inat ediyor. Sanat yapan bir gencin aklında önce ustası gibi olmak, sonra ustasını geçmek vardır. Bu konuda tüm gençlere kısacık bir metin önereceğim. Behçet Necatigil’in düzyazıları arasında bulabilecekleri “Şiir Burçları” başlıklı yazı. Genç bir şairin Gurbet, Hasret ve Hikmet burçlarından geçişini anlatır.

Okumak insanı zenginleştirir ama büyük kitapları okudukça insan kendine güvenini yitirebilir. Ben çok iyi yazar olabilecek birkaç kişi tanıdım. Onlar okudukça korktular. Bu yüzden okumayla yazmanın at başı gitmesi gerekir. Özellikle üniversite bitinceye kadar, yani diyelim 25 yaşına kadar insan çok ama çok okumalı, İyi kitapları okumalı, kendi dil duyarlılığını geliştirmeli. Bu arada sabırsız davranmadan yazmalı. Her yazılanın bir değeri olduğu sanılmamalı. Kitap okumayanlar, yazdıkları her satırın önemli olduğunu sanırlar. Boş teneke çok gürültü çıkarır derler ya…

Edebiyatın, sanatın başarısı beğeninin gelişmesinden geçer. Beğeni ise iyi ile kötüyü ayırt edebilmek demektir. Bir yazar için çeşitli mihenk taşları vardır. Bunlar büyük yazarlardır. Yazdıklarını onların yazdıklarıyla kıyasladıklarında kendi yazdıklarını görebilmek ama umutsuzluğa kapılmamak önemlidir. Usta bir yazarın değerini anlamak beğeniyi geliştirir. Ona rağmen yazmak aşkı gösterir.

Sait Faik Armağanının bana verildiği yıl yaptığım konuşmada, “sayesinde ve rağmen yazmak” demiştim. Ben Sait Faik sayesinde yazıyorum, çünkü yazma sevgisini aldığım yazarların başında geliyor. Ona ve tüm büyük yazarlara rağmen yazıyorum, çünkü onlardan korktuğum halde bu işi seviyorum. İşte bu da aşktır.

Her genç yazar beğendiği bir ustadan onay almak ister. Ben şanslı bir insanım. Melih Cevdet Anday, Sabahattin Kudret Aksal, Edip Cansever, Salah Birsel, Vedat Günyol, Oktay Akbal, Rauf Mutluay, Fethi Naci, Yaşar Kemal, Mehmet Kemal ve çok sayıda yazarı, şairi yakından tanıdım, onlarla konuşma fırsatlarım oldu. Birçoğuyla uzun yıllar öğle rakılarında buluştuk. Şiirlerimi, öykülerimi okudular, iyi şeyler söylediler, yazma şevki verdiler bana. İşte bir ustanın gençlere yapabileceği en büyük yardım, onlara yol göstermek değil, cesaret vermektir. Yol göstermek taklit yaratır. Taklitler ustalarından öteye gidemez.

Sanat eğitiminde en kötü hoca, bu güzel, bu çirkin ya da bunu beğendim, bunu beğenmedim diyendir. Oysa sanat eğitiminde en önemli nokta öğrencinin kişiliğinin oluşturulmasıdır. O özel kişiliği tanımak hocanın ilk amacı olmalıdır. Sonra da yapabileceği tek şey, bu kişiliği bozmadan, kendisinin kendi gelişim yolunu bulmasını sağlayacak yöntemleri vermek, düşer gibi olduğunda koluna girmektir.

Ben usta saydığım şairlere ve yazarlara bir şiirimi okuduğumda ya da öykümü verdiğimde beni nasıl değerlendirdiklerine baktım. Bu benim için çok önemliydi. Onların söylediklerinden çok yapıta yaklaşma biçimleri öğretici oldu.

Şanslıydım çünkü benim kitaplarımla ilgili güzel yazılar yazıldı. Emin Özdemir, Nursel Duruel, Ahmet Cemal, Sadık Aslankara başta olmak üzere kitaplarım üstüne yazanlar beni cesaretlendirdiler. Özellikle Fethi Naci, “Zarımı Saçlıoğlu için atıyorum” dedi Yaz Evi kitabımı okuyunca. Biliyorsunuz, Ataç Turgut Uyar için zar atmıştı.

Melih Cevdet Anday’a bir gün şiirimi okumuş sonra özür dilemiştim. “Sizi yoruyorum ama sözleriniz benim için çok önemli,” demiştim. Beni, “üzülmeyin, ben de birçok şiirimi Nazım Hikmet’e okumuştum, çünkü onun beğenmesi benim için bir ölçüttü, ama bunu pek önemsemeyin, benim ya da başkalarının söylediklerine bakmayın. Biz bakacak olsaydık, Garip şiirini çıkaramazdık. Önemli olan kendinize güvenmektir,” diye yanıtlamıştı.

Ben de gençlere şunu öğütleyebilirim:

Okuyun, yazın, kendinize güvenin, ama bu güven temelsiz bir güven olmasın. Bilgiden ve beğeniden kaynaklanan bir güven olsun. Yazma sürecini sevin, yazdığınız ürünü daha sonra sevin. Tribünleri ise hiç ama hiç düşünmeyin. Mahalle arasındaki seyircisiz maçları anımsayın. Siz topla oynamayı severseniz bir gün büyük sahalara nasıl olsa geçersiniz, ama tribünleri seversiniz hep oraya bakmaktan oyunu oynayamazsınız.

 

Öykü Teknesi Dergisi Mart-Nisan 2011