Rüzgârlı Bir Söyleşi- Ayça Atikoğlu


Rüzgârlı Bir Söyleşi

 

Söyleşi: Ayça Atikoğlu

 

“Lütfen gidin bizim eve. Bir an önce toparlanın gidin. İki yıldır açılmadı. İçinde yaşanmayan ev çabuk ölür. Göreceksiniz hem kitabınızı bitireceksiniz orada, hem dinleneceksiniz. Kendim için de istiyorum gitmenizi. Ben de oradaymış gibi olacağım…” diye başlıyor öykü ve akıp gidiyor…

Yaşlı şair, Akdeniz kıyılarındaki sayfiye evini, yaratımına katkı amacıyla genç yazar arkadaşına açmak için ısrar eder. Yazar da yeni evlendiği karısını, kızını alarak uçurumlara ve denize yakın, küçük, iki katlı, sarmaşıklar ve onbiray çiçekleri içindeki eve giderek yaratma, yazma eylemine başlar.

İlerleyen günlerde genç kadınlar deniz kıyısında yayılıp tatil yaparken yazar aradığı öyküyü bulmak için bahçeyi, evi, yaşlı şairin çalışma odasını arşınlar durur, kitaplığı karıştırır. Kitapların ilk sayfalarında, ev sahibine daha önce yazılmış ithafları okur saygıyla ve bir gün odanın kepenkli pencerelerinin arkasındaki gerçekdışılığı fark eder…

*

Mehmet Zaman Saçlıoğlu, “Rüzgâr Geri Getirirse” adı altında topladığı “Eşikli Öyküler”inin aynı adı taşıyan bu ilk öyküsünü –bir adam karısını, kızını alır, deniz kenarındaki bir eve gider ve satırların üşüşmesini bekler- yazarlığın olağan şeyleri nasıl olağandışı hale getirebileceğini göstermesi açısından çok etkileyici buldum. Bir adamın on beş gün yamaçlarda dolaşıp, keçi, çiçek seyredip dönebileceği bir tatil, Yazar’ın anlatımında Zaman’ı sorgulayan bir yolculuğa dönüşüyor ve o kadar inandırıcı oluyor ki, Mehmet ile telefonda konuşurken kendimi –Ev kimindi, gerçekten pencereleri öyle miydi?- diye sorarken buluyorum.

Akademisyenliğin yanı sıra üretken bir yazar olmayı da başaran Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun, İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan bu yeni kitabının öyküleri konu olarak birbirinden alabildiğine farklı olsa da izlek açısından devamlılık sergiliyorlar. Ahmet Cemal bunu: “Sanki öykülerin tamamının odak noktası, çok, çok eski, ama aynı zamanda da en ileri ölçüde modern bir kader anlayışı. Mutlaka herhangi bir zamanın içinde doğan ve yine mutlaka herhangi bir zaman parçasıyla sınırlanan insanoğlunun, kendisinden çok önce başlamış bir sonsuzluk nehrine kendi yaşantılarından bıraktıkları. Daha doğrusu bırakabildikleri. Kimi zaman ise bırakamadıkları:” (…) diye nefis bir şekilde özetlemiş…

Evet bu öyküler –modern bir kader anlayışı- ile kaleme alınmışlar, bilimin yaşamı anlatmaktaki yetersizliğinin farkındalığı ile yazılmışlar ve sanattaki fantastik olayların yaşamda fazlasıyla var olduğunu kanıtlıyorlar.

Ama en çok yeni çağ insanının temel duyguları olan korku ve endişe’ye, cosmos’a zoom yaptığı için, korkunun ‘siyah baloncuğunu’ söndürmeye çalıştığı için önemli bu öyküler.

Mehmet ile Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kantininde yaşamdan ve kitaplardan konuşuyoruz:

“İlk kitabım ‘Günden önce’ içinde bugün güzel birkaç dize bulabildiğim ama yeni baskısını yapmayı şu an için düşünmediğim bir kitaptır. Edip Cansever, “İnsan, ilk kitabını ileride pek de beğenmeyebilir, benim için öyle oldu.” demişti bana. Cansever’in son kitabı Oteller Kenti ile benim ilk kitabım Günden Önce aynı ayda yayımlandı. Bir gün buluştuğumuzda ben ona benimkini verdim, o da bana kendininkini. Sonra oturup rakı içtik. Geçmişe döndüğünü duyumsadım, sisler içinde bir geçmiş gibiydi. “Sen şimdi, herkes bu kitabı okuyacak ve büyük yankılar oluşacak, bütün şairler senin bu kitabından söz edecek sanıyorsundur,” dedi gülümseyerek. “Öyle olmuyor” diye ekledi. “Benimkinde de öyle olmamıştı.” Yazko yayınlarının son günlerinde çıkan bu kitabım pek iyi dağıtılmadı da. Sonra uzun bir durgunluk dönemi geçirdim. Bazı şiirlerim Türk Dili, Yazko Edebiyat, Düşün gibi dergilerde ara sıra yayımlanıyordu. Mehmet Kemal, Cumhuriyet’teki köşesinde, Salah Birsel, Cumhuriyet Pazar ekindeki günlüklerinde birkaç kez yazdıklarımdan söz etmişlerdi ama hepsi o kadar. Fakültede akademik kariyerde ilerleme çalışmaları, yoğun ders programları içinde verimsiz bir edebiyat üretimim vardı. O yıllarda benim yazma isteğimi yeniden tutuşturan en önemli etken bazı meyhane masaları oldu. Çarşamba öğleleri Balık Pazarı’ndaki Cumhuriyet Meyhanesi’nde buluşuluyordu. Melih Cevdet Anday, Rasin Arsebük, Nuri Akay, Tului Sönmez, Atila Ergür, Merih Sezen, Naim Kılıç, Oktay Akbal, Ali Sirmen, Ali Bayrak, Ayka Sunkar,  sıklıkla katılanlardı.  Melih Bey’in gençlik arkadaşı Erol Güney, Sami Karaören ve birçok kişi daha bu toplantılara zaman zaman gelirlerdi. Bu masanın özelliği bir içki masasından çok bir düşünce ve tartışma ortamı olmasıydı. Melih Cevdet Anday’ın o olağanüstü akıl yürütmesini, Sokratik diyaloglarını unutmam mümkün değil. Ali Sirmen takılırdı Melih Bey’e, “Melih Bey, yine Cuma yazınızı çıkarıyorsunuz.” diye, ama bilirdi ki Cuma yazısı yazılıp o sabah gazeteye gönderilmiş ve yazı masada daha da zenginleşiyor. Perşembeleri öğleden sonraları Salah Birsel’li, Sabahattin Kudret Aksal’, Müslim Çelik’li, Ahmet Miskioğlu’lu  Bostancı toplantıları olurdu. Zaman zaman Vedat Günyol’un, Behzat Ay’ın, Nevzat Odyakmaz’ın, Asım Bezirci’nin, ve daha birçok kişinin katıldığı olurdu bu toplantılara. Salah Bey ve özellikle Sabahattin Bey (yazdıklarımda görülmese de) benim edebiyat dünyamda Melih Cevdet’ten sonra en önemli etkileri yapmışlardır diyebilirim.  80’li yılların sonlarında Cuma günleri Cağaloğlu’da Fethi Naci, Rauf Mutluay, Raif Ertem, Enver Aytekin, İbrahim Bey (Orhan Veli’nin eniştesi), Atila Ergür ve Nuri Akay’ın katıldıkları toplantılar, daha sonra Çiçek Pasajı’na taşındı. Orada Aydın Boysan, Ferruh Doğan, Cevat Çapan, Ziya Şav, Deniz Kavukçuoğlu ve ara sıra katılan birçok kültür, sanat, bilim adamı ile hoş sohbetler, tartışmalar yapıldı. Değerli dostum, hocam Atila Ergür’ün ölümünden sonra daha da kalabalıklaşmış ve Fethi Naci’nin Akademi Cuma olarak adlandırdığı toplantılara bir iki kez ancak katılabildim. O günleri özlüyorum ama benim üzerimdeki izleri hâlâ o kadar taze ki… Öğretici yıllardı…

Gözleri dalıyor, son kitabı Rüzgâr Geri Getirirse’yi önüne sürüyorum, biraz bugünlere dönsün diye.

Hemen yanına Sarkaç’ı, -yeni şiir kitabını- koyuyor. Eski öykü kitapları Yaz Evi, Beş Ada da masada biraz uzakta duruyorlar. Yüzüme bakıp gülümsüyor. Rüzgâr Geri Getirirse’nin üstüne elini koyup:

“Anımsıyorsun değil mi”, diyor, “Topaç öyküsünün Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldığını bana sen haber vermiştin telefonda, senin sekreterya unutmuştu hani…”

“Dur, sırayla… Önce şu Eşikli Öyküler tanımlamasından başla,” diyorum.

“Bütün gün sokakta gezerken nelerle karşılaştığını biliyor musun? Hangi zamanlarla, geçmişin hangi olaylarıyla, geleceğin hangi ip uçlarıyla, yol ayrımlarıyla? Evinin dışındaki evren hem mekansal olarak hem zamansal olarak sonsuzluğa uzanır. Rastladığın ya da rastlamadığın insanlar, evinin dışındaki tüm insanlardır. Yalnızca seni ilgilendirdiğini düşündüğün konular bile, senden uzaklara, başka insanlara, mekanlara ve zamanlara görünür görünmez bağlarla ekli gibidir. Akşam yorgun argın eve gelirsin. Ev seni evrenden koruyacaktır.  Eve girmek için sokak kapısını açar, ayağını eşikten atarsın. Kapının bir yanı evrene bir yanı evin içine bakar. Eşik de bu kapının hareket edebildiği daracık bir bölgedir. İşte benim öykülerin eşikleri de böyle. Evin içi sayabileceğimiz öyküyü eşikler öteki evlere (yani öykülere) ve dış dünyaya ve sonsuz zamana bağlıyor. Eşik metinler zaman ve mekan dışı, kavramların, masalların, mitolojilerin, imgelerin ve zaman zaman düz yazı şiirin, deneme parçalarının yer aldığı metinler. Evrenle ilişki kuran evlerin eşikleri gibi. Okuyucu bu eşikleri tek başına da okuyabilir, eşikleri atlayıp yalnızca öyküleri de okuyabilir, ya da önce o öykünün eşiğini okuyup aklını, sezgisini öyküye hazırlar, ardından öyküyü okur. Bana kalırsa, öyküden çıkmak için de eşik metne geri dönmekte yarar var. Birkaç dostum buna gereksinim duyduklarını söylediler bana.

  • İlk öykünün adı kitaba da adını veren “Rüzgâr geri Getirirse” evet, senin de bildiğin gibi Melih Cevdet Anday’ın düşsel evinde yazıldı.Onun pencerelerinden gördüğüm zamanı, yazma eylemini konu edinerek ele almaya çalıştım. Biliyorsun Melih Cevdet zaman ile çok uğraştı. Şiirlerinde anakronizmi başarıyla uyguladı, zaman Melih Cevdet için temel konulardan biridir. Ama benim için daha temel, çünkü benim göbek adım da Zaman. Babam, zamanımı iyi kullanmayı hiç unutmayayım diye koymuş bu adı. Ben de Zaman’a dair ne bulursam ilgileniyorum. Ara sıra keşke fizikçi olsaydım da şu Zaman’la daha bilerek uğraşsaydım diyorum ama geçti artık; zamanımı iyi kullanamadım. Hoş aklım da ermezdi o matematiğe ya… Bu yüzden havaiyatla uğraşmak kolayıma geldi, yazar olayım dedim!.. Neyse, Öykünün yazıldığı odada üç pencere var. Birinin ardında başka bir zaman gizli. İnsansız zaman… İnsan pencereden baktığı sürece zamanı yavaşlatıp kendine uyduruyor, ama başını bir an başka tarafa çevirse zaman öylesine akıyor ki bu pencerenin dışında, akıl almaz… Biz zamanın insansız akışını yaşamıştık biliyor musun. Doğmadan önce… Öldükten sonra da yaşayacağız. Zamanı ölçmeyi bırakmak ölmek demek.  Ölünce, yeni galaksilerin oluşma zamanıyla bir elektronun çekirdek çevresinde bir kez dönme zamanı arasındaki farkı ölçemeyeceğiz. Öylesine akıp gidecek zaman, bazen hızlı, bazen yavaş. Ama onu ‘hızlı’ ya da ‘yavaş’ olarak değerlendirecek birileri olmayacak… İşte bu eğlenceli ve oyunlu konu beni de başkalarını ilgilendirdiği gibi ilgilendirdi ve yarı fantastik bir öykü kurdum. Zamanla ilgili ilk öyküm Yaz Evi’nde “Brandenburg’un Dört Atlısı” adlı öyküydü. Saatlerle, pusulalarla ve madalyalarla ilgili bir öykü. Aslında zaman, Sarkaç’ın da temel konusu. Şiirlerin çoğu zamana ilişkin.
  • İkinci öykü, Göl ve Gölge, eylemi en azda tuttuğum, -nasıl derler yani, minimalize ettiğim (dalga geçiyor)- bir öykü. Tüm öykü iki üç dakikalık bir yaşam parçasına sığıyor. Bu öyküde söylencelerden çokça yararlandım. Masallar, mitolojiler bizde zamansızlık kavramını kolaylıkla oluştururlar. Öykünün konusunu bir tümceyle özetlemek olası. Gece uyanıyorum, su içmeye mutfağa gidiyorum, penceredeki yansımamı görüyorum, geri dönüp yatağa yatıyorum, aynada yansımamı görüyorum, ışığı kapıyorum. İşte bu kadar. Bunun arkası ise oldukça kalabalık. Gölge ışık sayesinde oluşuyor. Epiphenomenon diye bir kavram var. Türkçesi Gölgeolay. Bunu bence Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Ansiklopedisi’nden alalım da ukalalık ya da yanlış yapmayalım. “(…)Bir olaya eklendiği halde onun üstünde hiçbir etkisi bulunmayan olay(…) yürümekte olan bir adamın gölgesi o adamın yürüyüşünü nasıl yavaşlatıp hızlandıramazsa bir gölgeolay olan bilinç de katıldığı olayları öylece etkileyemez. Bilinç olayları doğurmaz, ancak olaylara eklenir; bir bacadan çıkan duman gibi, bizzat olay değil, o olayın gölgesidir.” Üzerinde düşünülecek ne geniş bir konu değil mi? Ben düşünmeyi değil de yazmayı yeğledim. Yüzyıllar önce, dünya henüz bütünüyle tanınmamışken, bilimsel düşünce yokken, insanlar masalların, düşlerin gerçek olduğuna, gölgelerin canlı olduğuna inanırken krallar da, uzak diyarlardan gelen gezginlerin, falcıların, kahinlerin söylediklerine inanıyorlardı. Bu inançları birçok suçsuz insana acı çektirdi. Korkular o zamanlar dünyayı masallarla yönetiyordu. Bugün  gerçekleri kullanarak dünyayı yönetiyor korkular. Düşlerimiz kimi zaman pembedir kimi zaman kara. Dediğin gibi, “Amerikan rüyası’nın yerini Amerikan korkusu aldı.” Genom projesi pembeden karaya dönüşmüyor mu zaman zaman? Senin “Yayılmayacağız derinleşeceğiz” yaklaşımına katılıyorum. İnsanoğlunun eline ölümcül oyuncaklar verildi. İnsan uygarlığı, kendini insanın tutkularından koruyacak kadar gelişemedi henüz. İnsan, dünya üzerinde mükemmel bir uygarlık kuramadan uygarlığını yıldızlararası evrene tanıtmaya ve yaymaya çalışıyor. Yeni gelen oyuncağından hemen bıkan zengin çocukları gibi, dünyanın zengin ülkelerinin akıl yoksulu yöneticileri de derinleşeceklerine, ütopyayı dünyada gerçekleştireceklerine ailenin parasını yeni oyuncaklarla çarçur ediyorlar. Aslında ben korkuları daha önce yine Yaz Evinde ve Beş Ada’da yazmıştım. Çünkü korku da temel konularımdan biri.
  • Üçüncü öykü Migurlar. Migurlar doğuda bir aşiret. Babaannemden birkaç kez duymuştum bu adı. Doğrusu bu mudur yoksa onun aklında yanlış mı kaldı bilmiyorum. Ölümsüzlük otunu bulmaya çalışan Gılgamış ile ölümden korkan ve uzun yaşam duasını Migurlar’dan almayı isteyen yaşlı dedenin benzerliği var. Ama ikisi de kendim için bir şey istiyorsam namerdim pozundalar. Biri Uruk’un yaşlılarını düşündüğünü söylüyor, öteki de ailesinin bireylerini. İnsanın en acınası isteklerinden biri olan ölümsüzlüğü konu aldım burada.
  • Dördüncü öykü Filmler’in başlangıcı kendi yaşamımdan küçük bir alıntıyı içeriyor. Gerçekten de çocukluk arkadaşım Hakan’ın babasının çektiği ve benim yalnızca üç saniye kadar göründüğüm bir film var. Ben sekiz on yaşlarındayım ve çocukluğuma ilişkin saptanmış hareketli tek görüntü bu. Oysa ben gerisini hep merak ettim. Nasıldım, ürkek miydim, atak mıydım; yürüyüşüm, bakışım nasıldı? Fotoğraflar bunları anlatmakta yetersiz kalıyor. İşte buradan çıktım ve bir başka filmle birleştirdim konuyu. Burada da bir korkuyu işledim. Bir ailenin çocuğunun hastalanmasıyla ilgili bir korkuyu. Evet, dediğin gibi karabasanlı bir öykü bu, ben de yazarken çok bunaldım zaten.
  • Sahi mi? Heykel seni çok eğlendirdi demek. Aslında ben de yazarken keyif aldım bu öyküden. Eski bir arkadaşım vardır Erdoğan. Onun adını da andım burada öykünün baş kişisinin adını Erdoğan koyarak. Biraz önce de konuştuk ya, ölümsüzlük isteğinin ne kadar zavallı bir istek olduğunu, İnsan aslında elini neye sürse ya ömrünü kısaltıyor, ya da yok ediyor onu. Petrol birikimi kaç milyon yılda oldu dünyada? Ben de bilmiyorum. Birkaç milyon yıl olmalı dediğin gibi. Peki kaç yılda tükettik? Bana tek bir şey söyle ki, insanın sayesinde ömrü uzamış olsun. Bu yüzden bu öykünün eşik metninde, “İnsan, kendi yaşamını uzatmaya ya da yaşamı korumaya çalışırken kullandığı tüm nesnelere kendi ömrünün kısalığını aktarır” dedim. Bir heykelci, mermerden oyduğu büstle bir insanı ölümsüzleştirdiğini düşünürken aslında kendi halinde duran mermeri yerinden çıkarıp bir güzel kesip biçiyor. Onun insansız geçecek olan ömrünü kısaltıp kendi ölçülerine uyduruyor. Bu öyküde iç içe birçok küçük olay, insan, yaşamın halleri var. Kaplumbağanın yavaşlığı ile taşın hareketsiz ve bize göre uzun olan ömrünün insan eli değince nasıl kısaldığını özellikle eşik metinde vurguladım. Ama gerçekten görsel zenginlikleri olan eğlenceli bir öykü oldu bu.
  • Topaç’a geldi sıra. Bu öykü ödül almış da bana üç gün sonra bildirilmişti değil mi. Sen olmasan belki de ödül töreninden bile haberim olmayacaktı. Peki, peki abartmıyorum… Topaç, Asos’ta deniz kıyısında bir sabah kahvaltı sonrasında yazıldı. Başak’la oturuyorduk. Cumhuriyet Gazetesi’nde bir tahta oyuncak ustasının öldüğü haberi yayımlanmıştı, küçücük. İçim burkuldu, eski tahta oyuncaklarımı anımsadım, sonra bir saatte çıktı öykü. Ardından epeyce uğraştım tabi son haline getirmek için. Bu öykünün temel motifi ise dönme hareketidir. Her şey dönüyor bir topaç gibi. Öykünün eşiği de, kendisi de özellikle bunun üstünde yoğunlaştı. Yaşamın  olduğu gibi, evrenin temel hareketi de dönme. Her şeyi ayakta tutan iki temel hareketin sürekli genişleme, büyüme ve dönme olduğu söyleniyor. Oyun ile insanın yaşamı da iç içe. Sarkaç’taki şiirlerimden birinden iki dize okuyayım mı? “Keman, eller, ilkyaz/ Yaşam, oyunun öptüğü ağız.” Oyun ayaklardan kasıklara ve sonra da akla geçerek ömür boyu sürüyor. Oyunu yitirdik mi her şey bitiyor. Yaşamın bir masal, yaşamanın bir oyun olduğunu sık sık düşünmez miyiz?
  • Evet, Kelebekleri Gördüm bir son metin. Kitaptan çıkış metni ve öyküsü. Hem bir eşik metin, hem öykü. Sahi sen kelebekleri gördün mü? Evet haklısın, bu Behçet Necatigil’in o muhteşem radyo oyununu anımsattı. “Yıldızlara baktın mı?” diye soruyordu ses adama da, adam da yıldızları görebilmek için rasathaneye gidiyordu gece yarısı. Göremeden döndü. Yolda bu defa “Çiçeklere baktın mı?” diye seslendiğini duydu sesin. Evet hep şaşırtır insanı kelebeğin uçuşu. Deli bir uçuşu vardır onun, nereye gideceğini bilemezsin. Sanki aynı anda birkaç yöne doğru gidecekmiş gibidir. Bu bana hep sanatı anımsatır. Tüm sanatları. Tüm sanatların uçuşu kelebeğe benzer diyebilirim. Victor Hugo, sanatın insana kanat taktığını söyler ya, ben de ondan güç alıyorum. Aynı anda her yerde olabilmek, ışık hızına çıkınca mümkün olacakmış. Oysa kelebeğin imgesi böyledir sanki. Bir kelebek birden çok kelebek gibi uçar. İşte bunu yazdım. Tabi kelebeği görenler için.

 

Olur, Sarkaç’la ilgili de birkaç şey söyleyelim. Aslında ben edebiyata şiirle başlamıştım, her romantik liseli genç gibi. Öyküye sonra geçtim. Dergilerde önce şiirlerim yayımlandı. Adımı şiirle değil de öyküyle duyurdum. Daha doğrusu öyküyle de değil, ödüllerle. Şiirlerim biraz düşünce şiiri denebilen bir yapıda. Melih Cevdet’ten çok etkilendiğimi söylemiştim ya, şiirlerim onun şiirlerine benzemese de ben içimde onun etkisini duyuyorum. Şiirde kendi sesimi bulduğumu sanıyorum. Bu ses pek moda bir şiir sesi olmayabilir, ama benim sesim. Şiirlerimi içeren kitabım Sarkaç, adı gibi öykülerimin üstünde salınıyor, onları sürekli denetliyor. Rüzgârın, her şeyin üzerinde gezinen doğanın bir düşüncesi olduğunu sanıyorum; şiirin ise tüm sanatların üzerinde gezinen bir düşünce. Hatta onları denetleyen bir düşünce.

Yoruldum mu, tabi yoruldum. Ama sen daha çok yorulmuş olmalısın. Üstelik ayakların da üşümüştür burada. Alttan epeyce rüzgâr esti oturduğumuz sürece.”