RÜZGAR GERİ GETİRİRSE’NİN YAZARINA ZAMANSIZ MEKTUP


“Rüzgâr Geri Getirirse”nin Yazarına Zamansız Mektup

Pelin Özer

Bazen tuhaf şeyler olur, akıp giden zamanın içinde onları yakalamayı başarabildiğimiz ender anlarda, gerçekten tuhaf olduklarına kendimizi inandırmak, o tuhaflık anısını korumak için anlaşılmaz çabalara gireriz. Başlangıçta o zamana geri dönebileceğimizi sanar, düşüncemizi alıp özenle geçmişe doğru uzatırız, onun ne denli devingen olduğunu anlamamız zaman alır, giderek görüntüyü, izi, sesi anımsarız da gerçek görüntüler kayıp gider elimizden. Anımsamanın yumuşak yüzü daha güvenlidir der avunuruz. Gözlerimizin kısıldığı, bakışlarımızın uzadığı, heyecandan soluksuz kaldığımız, kendimizi koca yeryüzünde tek başına bir kalabalık içinde duyumsadığımız o zamana geri dönebilmemiz için bize yardımcı olabilecek tek bir şey vardır: Yazı. Aldatıcı bir zamansızlıktan bulup çıkardığımız o sözcükleri boş sayfalara sermemiz bundan olmalı. Anlaşılabilir bir çabadır bu, saygıyla okuruz yazılanları, ama çok azı duraksatır bizi. Gölgemizi içinde uyutmak isteyeceğimiz yazıları ararız durmadan. Sanki onları daha ilk satırlarından tanırız (aradıklarımız onlardır bir anlamda), onlar bizden alınmış sözcüklerle yazılmış gibi görünür gözümüze. Onları öyle arsızca sahipleniriz ki, bazı sözcüklerin yerini değiştirebilecek kadar ileri gittiğimiz bile olur. O yazıyı alır kendimizin kılarız bencilce. Yayımlanmış bir yazı artık kendi kaderini belirleyemez, binlerce kapıdan içeri girer de birkaçında gerçekten konaklar.

Kaybedilmiş bir zaman parçasının peşinden koşup duranlar hızla geçip gitseler de aynı sokaktan, birbirlerini tanır gibi bir an durup gözlerinin içine bakarlar. Böylesine bir bakışı sözcükler üzerinden yakalamak mümkün mü diye soruyorum şimdi kendime. Kendi soruma titrek bir yanıt: Evet, ancak sözcükler yakalar bu bakışı. Bir mektubu yazma cesareti gösterebiliyorsa insan bu bakışı tanıdığını sanmakla işe başlar. Kendi yanılgısını sahiplendiği ansa mektubu yollamaya karar verdiği andır.

İnsan kimi zaman bir yazıda yakalandığını duyumsar. İştahla işleyen bir kalemin durup düşündüğü an. Kendine sorduğu bir sorunun (genellikle yanıtı bulunmayan sorulardır bunlar, çözümsüzlükleridir sürükleyip götüren. Giderek en kapsayıcı sorunun peşinden gider insan.) başka biri tarafından da sorulduğunu görmek bir bakışı anımsamakla birdir. Yanıtlayanları değil de soranları aramaktadır zaten. Soruyu daha kapsamlı sormayı göze almış birini tanıdığınıza sevinirsiniz, o riski göze alan kişi zamanötesinden bir dostunuzdur artık. Belki bu nedenle yazı üzerinden kurulan dostluklar daha sahici değil mi. (Kendini soru gibi duyumsatan kararsızlık anları bir noktayla son bulur.) İnsan bazen kıskıvrak yakalanmaktan hoşlanır, yazının iziyle basılmak, tuhaftır, öyle kolay kolay anlatılamaz.

Son kitabınızın ilk öyküsünü neden bu kadar içeriden okuduğumu anlatabilmek için ancak böyle  bir mektup yazabilirdim size. Aslında mektup kendini dayattı demek daha doğru çünkü ne zamandır aklı başında tanıtım yazılarından sıyırmak istiyorum kalemimi. Bir şeyi tarif etmenin onu öldürmek anlamına geldiğini düşündüğüm oluyor kimi zaman.

Kitaba adını veren o ilk öykünüzde zamanı yavaşlatmaktan söz ediyorsunuz. İşte ilk o zaman, o satırları okuduğumda başladı size zamansız bir mektup yazma düşüncesi. Öykü henüz bitmemişti, o satırlarda oyalanıyordum, pencereden dışarı, sonbaharın boyadığı bahçeye, aceleyle geçen bulutlara bakıyordum. Sonra bir ara sizin gülen keçinizle birlikte duvardaki Chagall’in tepedeki keçisine takıldı gözlerim. Zamanla uzaklaşan düşünce yaklaştı, beni içine aldı. Bazen direnmek zordur yazının kışkırtıcılığına. Son zamanlarda büyük bir yazarın bir sözünü tekrarlayıp duruyordum zihnimde, dostlarıma sürekli anımsatıyor, kaçmaya çalıştıkça hep ona yakalanıyordum: “Zamanın akışını yumuşatmak için yazıyorum” diyordu o büyük yazar. Başlangıçta, şık bir tanım gibi gelmişti bana bu, tekrarlamak hoşuma gitmişti, o zamanlar zararsızdı benim için henüz. O cümlenin ardından gelen, “Bir de dostlarım için yazıyorum” sözünü de yazarın alçakgönüllülüğüne şaşarak okumuştum. Yazarlığı hep bir söyleşi provası gibi sürdürüyorsanız giderek yazının çekirdeğine, girdabın kıvrılma noktasına, sözcüklerin bilinçaltına mıhlıyorsunuz bakışlarınızı. Zamanın akışını yumuşatmanın olanaklı olduğunu yazı provaları sırasında keşfettiğimde yıllar ötesinden gelen o sesi dehşetle duyar gibi oldum, sarsıcı bir bakışmaydı bu. Giderek o tuhaf karşılaşmayı arar oldum bütün okuduklarımda, sözcükleri değil, ötesini gösteren yazılara ayarladım bakışımı. İnsan yazarken olduğu gibi (kimi zaman kendini kandırdığını sonradan fark etse de) okurken de zamanın akışını yumuşatmayı dert edinmiş satırları arıyor, onları bulduğunda derin bir nefes almış gibi oluyor, uzaktaki adalar yakınlaşıyor, katı nesneler yumuşuyor. Bir yazarın zamanın aldatıcı yüzüne, yazının ikiyüzlü kibrine sırtını dayamadan yazabilmesi ne denli zor diye düşünmekten alamıyorum kendimi, yine de gönüllü sürgünlüğü kabullenmiş yazarlar benim dostlarım. Bakışım hep acıyı bilerek yazanların satırlarında takılı kalıyor, sözün kapsayıcılığı acının genişliğiyle orantılı mı acaba diye düşünüyorum. Yazarın dostlarını düşünüyorum, yazarın yüzünü görmediği dostlarını düşünmesini düşünüyorum giderek.

Burada, bu kısa mektupta kitaba adını veren ve beni bu satırları yazmaya iten öykünüzü özetlemeyeceğim, alıntılar da almayacağım ondan, en güzel yapıt anlatır kendini. Zamanın bize aldırmadan doludizgin aktığı bu aldatıcı dünyada, bu dünyadan olmayanların sığınağı yazının zamansızlığına inanarak, sözün zamanı durduramayacağını bilen, düşünce hızını kalemle yarıştıran, düşüncenin, yazının çekirdeğine doğru bakışını uzatmayı göze almış bir yazarın kapısına zamansız bir mektup bırakacağım yalnızca. Bu mektubun başına neler gelir bilemiyorum ama pencereyi açık tutup gerisini rüzgâra bırakmak en doğrusu gibi geliyor bana.

Gönderen: Pelin Özer, Kasım 2002

Leave a Comment