ÖYKÜ EŞİĞİNDE RÜZGARLA


Öykü Eşiğinde Rüzgarla

Nalan Barbarosoğlu

Paldır küldür girilmez öyküye. Öykünün önünde hep bir eşik vardır. Bir hikâyedir, bir yaşantıdır, bir söylentidir bazen bu eşik; öyküye girerken unutulmuş bir yüz, çizilmiş bir resim ya da  bir su damlası kılavuz olabilir yazana; harap bir ev, arnavutçileğinin kokusu, günışığı, görünüp kaybolan bir tebessüm, yırtık bir çorap, çınlayan bir kulak da elinden tutabilir öykü yazarının, yazılmış bir başka metin de. Anlatılan hikâyeden bu yüzden farklıdır öykü. Bu yüzdendir ki, anlatılan her hikâye, öykü metni olmaz yazıldığında. Bu yüzdendir ki, öykü anlatılmaz, okunabilir ancak bir başkasına. Öykü sesin büyüsüne ek olarak yazının büyüsünü getirir beraberinde… Yazılmış sesin. Elbette farklıdır yazılı ses, duyulan sesten. Yazılı sesin kurduğu atmosfer, sesin ve dilin anlam katmanlarına bir yenisini daha ekler: Yazanın, anlatıcıları aracılığıyla kurup aktardığı dünyanın anlamını. Bu anlam, soluk alıp verdiğimiz dünyanın içinden çıkıp başkalaşarak dönen yeni bir yorumdur çıktığı dünyaya. Tıpkı Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun yeni öykü kitabında da yaptığı gibi.

Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Yaz Evi (1994) ve Beş Ada (1997) adlı öykü kitaplarından sonra yayımladığı Rüzgâr Geri Getirirse / eşikli öyküler adını taşıyan kitabında öykünün bu yapısal niteliğini de vurgulamak istercesine öykülerini eşikleriyle birlikte sunuyor okurlarına. “Rüzgâr Geri Getirirse”, “Göl ve Gölge”, “Migurlar”, “Filmler”, “Heykel”, “Topaç”, “Kelebekleri Gördüm” adlarını taşıyan yedi öykü eşikleriyle birlikte yazılıyor kitapta. (Sadece “Kelebekleri Gördüm” adını taşıyan öykü ise, eşiğini içinde barındırıyor. Öykü eşiğinin de bir öykü olabilmesine örnek olmak için belki.) Hemen hepsi de anlatılan hikâyelere dayanan öyküler bunlar. Klasik hikâye biçimini kullanan yazar, hikâyelerin arkasındaki anlamla örüyor öykülerini. Zamana direnen, direnmekle kalmayıp meydan okuyan insan soyunun hayatta yer alma biçimlerine büyük bir soğukkanlılıkla bakabiliyor böylece. İnsanoğlunun en yenilmiş anında bile. Arka anlamı pekiştirense, öndeki eşikler… Mehmet Zaman Saçlıoğlu, yeni öykülerinin tümünde de ‘insan’ın ‘zaman’la ilişkisine farklı aynalar tutuyor, geçen zaman içindeki ‘geçmeyen zaman’ın dalgalarına dokunmaya çalışıyor, etkilerine odaklanıyor.

Kitaptaki “Filmler” öyküsü üzerinde özellikle durmak istiyorum… Çocukluğunun görüntülerinden –belki de bugüne ilişkin, bugününü biraz daha açımlayan başka bir anlam çıkarmasına dayanak olacak- içindeki ben’i bulma hevesine kapılan anlatıcı, sekiz milimetrelik filmlerde kendi çocukluğunun izini sürerken rastlantıyla bir bebeğin –ailesiyle birlikte- kısa süreli yaşamına ilişkin görüntüleri izleyince bundan vazgeçer… Anlatılabilecek hikâye bu kadar. Anlatılmayan, yazılan, okunmayı bekleyen öykü ise, eşiğiyle birlikte kabuk kabuk kurar kendini… Öykünün eşiğinde, “Yıkanırken çocukluk ayaklarımın görüntüsü geldi gözlerimin önüne. Suyun her yıkanışta ayaklarımı biraz daha değiştirdiğini anladım o zaman. Bu suyun kırk yıl önce bir akşamüstü beni yıkayan o su olduğunu, dönüp bana gelince ayaklarımın o günkü görüntüsünü geri getirdiğini de anladım. Aynı suda iki kez yıkandım böylelikle. Çocukluğumun suyunda. Korkumun, umudumun, heyecanımın suyunda… // Yüzümü merak ettim, o günkü yüzümü. Aynada, camda gördüğüm, kimsenin görmediği yüzümü. O günkü kendime bakışımı merak ettim. Ama su gitmişti, çocuk ayaklarımı da götürerek, kimsenin görmediği ayaklarımı…” (s. 55)* diye yazar Saçlıoğlu. Ve öykü sorularını çoğaltmaya başlar içten içe:  Bir çocuğa baktığımızda yetişkinliğini ne kadar bulabiliriz onda?.. Bulduğumuz her ne ise, çocuğa mı haksızlıktır, yetişkin haline mi?.. İçimizde sakladığımız çocukluğumuzun görüntüleri o çocukla ne kadar örtüşüyor?.. Çocukluğumuzdan anımsadıklarımız ne kadar kurgusal?.. O kurgular yaşanan ya da hayal edilen hangi gerçekliklerle sarmalanıyor?.. O kurgulardaki ‘gerçek’le, tanıkların ‘gerçek’leri –genelde-neden birbirine uymuyor? Yaşanmış zaman, yaşanmakta olan zamanın içinde akarken ne değişmektedir?.. Zamanın kendisi mi, zamanın içinden geçen insan mı?.. Bir başka çocukluğun gerçekleri ya da kurguları bir başka çocukluğun gerçeklerini ve kurgularını ne kadar etkiler ayrıca?

Yazılan öykü, eşikten çoğaltılan sorulara bir yanıt değil kuşkusuz. Sorularla da, yanıtlarla da bir alışverişi yoktur çünkü öykü gerçekliğinin. Olsa olsa bir tablo belki bakılmayı, yorumlanmayı, içimizde yeniden üretilmeyi bekleyen. (Sorularımızı sadece öykünün yaşam içindeki duruşuna bakabilmek için bir anahtar destesi olarak sıralayabiliriz. Eğer böyle bir kaygımız varsa elbette.) “Filmler” öyküsü bizi çocukluğun kıyısına götürüyor ve oradan baktığımız denizin renklerini çoğaltıyor. Çocukluk, hayatı ve kendisini üreten ya da eksilten insan bireyinin ömür döngüsünde bir başlangıç mı sadece? Bu başlangıçtan sona kalanlar, ömür bittiğinde hayata da kalanlar olarak yorumlanabilir mi acaba? Her çocukluk kendine baktırır mı?.. Her çocukluğa bakabilecek kadar geniş bir yüreğe, engin bir bakış açısına hangimiz sahibiz?.. Bu sorulara verilecek doyurucu bir yanıtım yok. Sadece, çocukluğun çok sert, çok acımasız, insanın elini kolunu bağlayan ve eylemsiz bırakan bir yapısı olduğunu sezinleyebiliyorum. Ben kendi adıma, çocukluğumla hiç olmazsa bir kez –yine öyküde olduğu gibi- bir pencere camında da olsa karşılaşmak gerçekten isterdim. Bir gün, vakti geldiğinde oradan bana bakacak yüzün ifadesini gerçekten merak ediyorum. Onu gördüğümde, diğer çocuklukları da okumayı sökmeye başlayabilirim belki. Duyduğum çocuk seslerinin arkasındaki anlamı yorumlamaya belki başlayabilirim. Yaşadığım dünyayı da.

Nursel Duruel, Mehmet Zaman Saçlıoğlu için, “Kuramsal birikimiyle hayat deneyimlerini ve gözlemlerini; düşünsel olanla duyumsal olanı birbirinin içinde eriterek akıtıyor öykülerine”** demişti. Aynı tutumu, yeni kitabında da sürdüren, yaşarken zamanın girdabına kapılıp giden yaşantılardan rüzgârın geri getirdiklerini kaleme alan Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Sarkaç kitabına adını veren şiirindeki dizelere bırakmak istiyorum sözü: “Denizin gezen düşüncesi rüzgâr // yaşlı bir el gibi sırtımı sıvazlar // Dalgalar sanki zaman; // bir bırakır, bir tutar.”

 

 

öykü eşiğinde rüzgârla

* Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Rüzgâr Geri Getirirse / eşikli öyküler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,

İstanbul, Ağustos 2002, 136 sayfa

**(Cumhuriyet Kitap, sayı: 388, 4 Temmuz 1997)

Leave a Comment