MZS’nun Eşikli Öyküleri- Nursel Duruel


MEHMET ZAMAN SAÇLIOĞLU’NUN EŞİKLİ ÖYKÜLERİ

 

Söyleşi:      Nursel DURUEL

 

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun öykü dünyasına ilk kitabı Yaz Evi’nin kapısından girmiştim. O gün bugündür peşini bırakmadan okuduğum, yazacaklarını merakla beklediğim yazarlardan biri oldu. Yeni öykü kitabı Rüzgar Geri Getirirse’yi Sarkaç’taki şiirleriyle birlikte okumak, onlarla eş zamanlı olarak yeni baskıları yapılanYaz Evi’ne, Beş Ada’ya yeniden dönmek tam bir okuma şöleni oldu benim için. Rüzgarın geri getirdiklerini yazarına sormak istedim.

 

***

 

Nursel Duruel-Rüzgar Geri Getirirse’nin alt başlığından, Eşikli Öyküler’den yola çıkarak, ‘eşik’ten başlayalım söyleşimize. Kitabın yapısına, biçimine, içeriğine ilişkin açılımları olan  bir kavram çünkü eşik. Kitaptaki yedi öyküden altısının önünde birer giriş metni yer alıyor. Şiirle denemenin iç içe yoğrulduğu sıkı dokunmuş metinler bunlar. Tıpkı evlerimizin, odalarımızın kapılarındaki eşikler gibi işlevsel ve işlekler. Nasıl doğdu bu fikir; hangi gereksinimlerden kaynaklandı?

 

Mehmet Zaman Saçlıoğlu-Rüzgâr Geri Getirirse kitabım yapı olarak önceki kitaplarım olan Yaz Evi ve Beş Ada’dan farklı. Bu farklılık özellikle öykülerin önlerinde birer giriş metni bulunmasından kaynaklanıyor. Öykülerimi yazarken kimi zaman şiire yakın bazı tümceler geliyor kalemin ucuna. Kimi zaman öykünün içine girmeyen ama çevresinde dolaşan, öyküyü sarmalayan bazı düşünceler, deneme parçaları ortaya çıkıyor. Daha sonra çalışırken öyküde fazlalık gibi durabilecek bu tümceleri, paragrafları çıkarıyorum. Ama sonuçta, öykü bittiğinde bir eksiklik duyumsadığım oluyor. Öyküyle ilk kez karşılaşan okuyucu bu eksikliği fark etmiyor, ama ben yazma eylemi sırasında attığım ‘fazlalık’ ların başka türlü söylenemeyecek bazı şeyleri de götürdüğünü biliyorum. Öykü, bir düzyazı türü. Gündelik konuşma ritmimize, düşünce mantığımıza uygun bir dili var. Deneme de bir düzyazı türü. Mantığımıza uygun; ama yoğun ve sistemli bir düşünce ve araştırma sonucunda oluşuyor. Günümüzün her saatinde bir denemeci diliyle ve aklıyla yaşamıyoruz. Şiire gelince, günlük mantığımıza, günlük dilimize en uzak yapıyı onda görüyoruz. Bu yüzden de bizde en çok çağrışım yapabilen metinler şiir metinleri oluyor.  Bu noktada bir parantez açıp şiir çevirisinden örnek vermek istiyorum. Bilindiği gibi şiir çevirisi hayli güç bir iştir. Şiir kendi yazıldığı dile bile çevrilemez sözünü anımsıyorum. O zaman biz başka bir dilde yazılmış şiiri bir tek çeviriden okuyup onu nasıl tanıyacağız? Anlayacağız demiyorum; çünkü anlama şiirin algılanmasının yalnızca bir yanıdır. Şiirin ses yapısı var, anlamı var, imgesi var. Bu üçü birleşerek bizde bütünsel bir etki yapıyor. Belki, başka dildeki bir şiiri tanımak için onun en az üç çevirisini okumak gerekir diyebiliriz; ya da o şiiri üç ayrı niteliğiyle çevirmek. Birinci çeviri onun anlamını öne çıkararak yapılabilir. Ses ve imge, anlama feda edilebilir bu çeviride. İkincisi imgesini çevirme yoluyla yapılabilir. Yani, şiirin yazıldığı dilde okuyucusunda yarattığı imgeye en yakın olanı şiirde yansıtmak. Bu çeviride de ses ve anlam imgeye feda edilebilir. Üçüncü çeviri şiirin sesinin yansıtılmasıdır. Ritmin (durakların, ses iniş çıkışlarının, uyakların) ve belki görsel düzenin öne çıkarıldığı bu çeviride de anlam ve imge ikinci planda kalır. Okuyucu bu üç çeviriyi de okuduktan sonra şiir hakkında daha iyi bir bilgiye sahip olabilir. Şiirin bilgisine sahip olmak, şiirden, yazıldığı dildeki tadı almak değildir doğal olarak. Bu yalnızca şiiri daha iyi tanımaktır. Konumuza dönersek; öykünün yazılışı sırasında bir kenara koyduğum metinlerin taşıdıkları imge, anlam ve sesle bir başka bütünsellik yarattıklarını gördüm. Yaratılan bu etki bir bulutsu gibiydi, ya da bir rüzgâr. Hareketli, derinleşip yükselebilen, öykünün çevresinde dolaşan bir başka canlı varlık gibi. Bu yapıyı işleyebilirsem öyküye giriş metni haline getirebilirsem, okuyucunun bir kitabın önsözünü okuduğunda olduğu gibi öykü hakkında biraz daha bilgiye sahip olabileceğini fark ettim. Ancak bu metinler önsözden öteye geçen, öykünün içinde verilememiş etkileri yaratan birer edebi metin olmalıydılar aynı zamanda. Bu metinlerin, öykü ile birleştiklerinde, öykünün tek başına yarattığı etkiyi güçlendirebileceğini, öyküye bir ses ve imge girişi oluşturabileceklerini düşündüm. Böylelikle eşik metinler doğdu.

 

N. D.- O zaman, eşik metinler doğarken adlarını da birlikte getirdiler.

 

M.Z.S.- Eşik sözcüğünün isim annesi sayın Prof. Şara Sayın’dır. Bu kitabı bitirdiğimde, öykülerin önlerindeki metinlere koyacağım ad konusunda kararsızdım. Hiç ad koymamak da vardı ama bu metinlerin öykünün ana metniyle olan ilişkisini tanımlamakta okuyucu güçlük çekebilirdi. Kitabı birkaç dostuma gösterdim ve önerilerini sordum. Şara Sayın’ın önerdiği Eşik’in bu metinlerin işlevini en iyi tanımlayan sözcük olduğunda herkes düşünce birliğine vardı. Çeşitli sözlük ve ansiklopediler bu sözcüğün, bilimin, sanatın ve yaşamın birçok alanında kullanıldığını gösteriyor. Önce giriş anlamı karşılığında Eşik adını alan bu metinlerin, bu adın konmasından sonra Eşik sözcüğünün içerdiği başka özellikleri de taşıdıklarını gördüm. Ev eşikleri sizin de söylediğiniz gibi işlek ve işlevseller. Bu eşiklerden geçilerek evlere giriliyor ve çıkılıyor. Eşikler, kapılarla birlikte varlar. Akdeniz’in kapısı olan Cebelitarık Boğazı, denizbilimde bir eşik sayılıyor ve eşikler genellikle en çalkantılı bölgeler. Öykülerimin eşikleri de anlamın, sesin çalkantılar içinde olduğu metinler. Müzikte, telli çalgıların eşikleri iki işlevi yerine getiriyorlar. Tellerin titreşimini sınırlıyorlar ve bu titreşimi çalgının göğsüne, ses tablasına doğru iletiyorlar. Öykülerdeki eşikler de titreşimlerini öykü metnine ileterek; öykünün gövdesinde, tek başına okunduğunda elde edilen seslerden farklı ve zengin seslerin oluşmasını sağlıyorlar.

Çalkantının oluşması birkaç nedene bağlı. İlki, düşünceyle imgenin birbirini güçlendirmesi. (Bunu edebiyatımızda en başarılı biçimiyle Melih Cevdet Anday’ın yapıtlarında gördüm. Onun şiirlerinde düşünceyi, kimi düz yazı ve oyunlarında ise şiiri algılarız.) Ama bu denge öylesine bıçak sırtı bir dengedir ki dikkatli kullanılmazsa hem düşünceyi hem imgeyi bozar. Metinlerdeki sesin, düzyazı şiirde olduğu gibi, metnin görsel değil, imgesel ve anlamsal ritmini sağlamasına çalıştım yer yer, kimi zaman da ses ritmini ikinci sıraya atıp, bir denemedeki gibi doğrudan düşünceyi yazdım.

 

N.D.-Kitabın bir de görsel yanı var, görsel eşikler…

 

M.Z.S.-Evet, eşiklerin başındaki süslerin içinde yer alan figürler görsel eşikler sayılabilir. Hatta, bu figürler, eşiklerin görsel adları gibi de düşünülebilir. Eşik metinler öyküye bir hazırlık oluşturuyordu. Görsel elemanlar da eşik metinlere bir hazırlık oluşturuyor. Okuyucu süsün içindeki kaplumbağayı görüp eşik metne geçiyor, burada kaplumbağa ile ilgili henüz adlandıramadığı birkaç izlenim ediniyor ve kaplumbağa ile gerçek anlamda öykünün içinde tanışıyor.

 

N.D.-Kelebekleri Gördüm başlıklı son öykü, kitapta eşik metni olmayan tek öykü. Zaten kendisi bir son eşik, kitaptan çıkış olduğu için mi öyle?

 

M.Z.S.-Evet Kelebekleri Gördüm, hem görsel adı hem de yazısal adı olan bir son metin-öykü. Dediğiniz gibi kitaptan çıkış eşiği aynı zamanda. Bu metnin son paragrafının, sinema filmlerinin sonundaki “Son” sözcüğünün yaptığı etkiyi yaptığını düşünüyorum; kitabın ta başını, ve sonra bütününü anımsatan bir son tümce gibi.

“Adamla kız kolları iki yana açık, birbirlerinden biraz uzakta kelebeklere bakakaldılar. Kelebekler, parkın dört bir yanına dağıldılar ve Zaman’ın içindeki yerlerini aldılar. Bunu hiçbir bilim çözemedi; Bilgi’deki boşluk daha da büyüdü. Bana gelince, kelebeklerin aynı anda her yöne uçabilmelerinin, farklı zamanlardan kesilmiş kelebek resimlerinin aynı düzleme bir arada yapıştırılmasıyla oluştuğunu anladım. Rüzgâr’ın bizim başka zamanlarımızdan aldığı metinleri bir gün geri getirmesi gibi. Dünden beri bu büyük bilgiyle mutluyum.”

 

N.D.-Şunu da eklemek gerek: Eşik metinler bir yandan kendilerini izleyen öykülere bağlanırken bir yandan da sonraki eşiklere ilmek atıyor ve kitaba bütünlük kazandırıyorlar. Son yıllarda yazılan öykü kitaplarında bütünlük oluşturma eğiliminin arttığını, hatta öykülerin baştan kitap olarak tasarlandığını görüyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

 

M.Z.S.- Eşik metinler, dediğiniz ilmeklerle kitaptaki tüm metinleri birbirine bağlıyor; ya da, Migurlar öyküsünün eşiğindeki yaşlı şairin söylediği gibi eşyaların(burada öykülerin) arasındaki boşluklara ağlar örüyor. Bu bütünlük bu kitap için önemliydi çünkü kitabın konularından biri rüzgârın metinleri geri getirmesiydi.Önceden yazılmış olan üç öykü, kitabın içine girerken, onların arasına da ağlar örüldü. Bir bakıma rüzgâr benim yazıp da kendisine bıraktığım öykülerimden bir seçim yaptı, seçtiklerini geri getirdi. Bunların zamanın rüzgârına dayanıp dayanmayacağını bilemem ama belki de bu rüzgâra dayanabilmek için birbirlerine kenetlenmişlerdir.

Bu konuya genel bakışıma gelince: Acaba, öykü kitaplarında son yıllarda görüldüğünü söylediğiniz bütünlük oluşturma eğilimi, bir başka edebi tür olan romanın karşısında öykünün, okurun ilgisini çekme açısından biraz daha güçlü olmaya çalışmasından kaynaklanıyor olabilir mi diye düşünüyorum. Ama böyle olmayabilir. Çünkü, hiçbir şey bir başka şeye benzeyerek kendi özelliğini, kimliğini koruyamaz, kendine değer katamaz. Belki bunu yazar bazında ele alabiliriz. Belki bazı yazarlar  böylesine bir bütünlük oluşturma çalışması ile teknik olarak kendilerini yazmayı düşündükleri bir romana hazırlıyorlardır; bazı yazarlar ise, yeni bir öykü anlayışı oluşturmak, öykünün sınırlarını genişletmek için bunu yapıyorlardır.

 

N.D -İlk  soruyu yanıtlarken  bir ölçüde değindiniz, ama ayrıca sormak istiyorum. Hem Sarkaç’taki şiirlerinizde hem Rüzgar Geri Getirirse’de insanın değişmeyen yanlarıyla ve insanlığı uğraştıran temel sorunsallarla ilgileniyorsunuz; en başta zaman kavramıyla. Zaman, rüzgâr, su, gökyüzü  anahtar sözcükler. Diğerleri de zamanla, insanın yazgısıyla, varoluşundan bu yana sürdürdüğü arayışlarla ilişkili: Ölüm ve ölümsüzlük arayışı, doğanın  düzeni, döngüsellik ve sonsuz çeşitlilik, değişim, yaratma arzusu, sanatsal yaratının ve dilin gizleri  v.b… Eşik metinlerle öyküler arasındakı sıkı birliktelik,  ayrışarak çoğalma, katmanlaşma bu noktada öne çıkıyor kanımca. Özellikle seçilen dil ve biçem açısından söylüyorum bunu. Ne dersiniz?

 

M.Z.S.-Rüzgâr Geri Getirirse son beş yılda yazılmış öykülerden toparlandı ama Sarkaç’ta ki şiirler son 15 yılda birikmiş şiirlerden seçildi. Aslında Sarkaç, benim yan yana dizilmiş üç öykü kitabımın üstünde bir gidip bir geliyor gibi. 1994-2002 arasında yayımlanmış olan bu kitaplardaki(Yaz Evi, Beş Ada ve Rüzgâr Geri Getirirse) değindiğiniz temel konular, Sarkaç’taki şiirlerin de temel konuları. Rüzgâr Geri Getirirse’deki eşikler, bir açıdan şiirlerimle öykülerim arasında zaman zaman düzyazı şiir, zaman zaman deneme etkileri yaparak şiirlerimi, öykülerimi, daha doğrusu beni bir yazar olarak örüyor. Kendimi bütünlüyormuşum gibi duyumsamamı sağlıyor bile diyebilirim biraz abartarak. Eşikler,  kavramlarla, değişik zamanlar ve mekanlar içinde ve mitolojilerden de yararlanarak yazılmış metinler. Bu yüzden daha evrensel ve belki de sonsuzluk içinde yer alıyormuş izlenimi veriyor. Öykülerde ise tüm bu izlenimler (ve başkaları da) bir olayda odaklanıyor. Bir benzetme yapacak olursak: Evlerimiz zaman olarak bizim ömrümüzle sınırlı. Mekan olarak da sınırları var. Biz gidince başkaları da yaşayabilir orada ama bir başka evdir artık orası. Yani biz evimizin içinde bir öykü oluştururuz sanki yaşadığımız sürece. Oysa evimizin kapısı ya da eşiği bir yanıyla bizimdir bir yanıyla da bizim dışımızdaki her şeye açıktır. Kapı girişinde durursak Cebelitarık örneğindeki gibi çalkantıyı ya da rüzgarı fark ederiz. Eşiğin dışındaki her şey evrensel ve sonsuzluk kavramları içinde değerlendirilebilir. İşte Rüzgâr Geri Getirirse kitabımın eşik metinleri de bir evin eşiği gibi. Öyküler ise, kapı kapandıktan sonra içinde olduğumuz ve bizim olan ev. Eve sığınabilmek için dışarıyı gezip eşikten geçmek gerek. Katmanlaşma da burada doğal olarak oluşuyor. İki farklı biçem birbirine bağlanırken çağrışımların artmasını sağlıyorlar.

 

N.D.- Söz dil’e gelmişken şunu da söylemek isterim. Müthiş bir uğultusu var bu kitabın. Özellikle eşik metinler rüzgârın, zamanın, dilin uğultusunu taşıyor. “Her sözcüğün rüzgârı kendi içinden doğar” diyorsunuz bir yerde. Dille ilişkiniz, dile bakışınız adeta bir alt metin gibi sürüp gidiyor kitap boyunca. Bu konudaki düşünceleriniz?

 

M.Z.S.-Sözünü ettiğiniz uğultu, yukarıda değindiğim, Cebelitarık’ta olduğu söylenen çalkantının ya da evin kapısında durduğumuzda esen rüzgârın uğultusu olabilir mi acaba? Kavramların, anlamın, imgenin farklı yönlerden ve farklı zamanlardan eserek aynı suda yarattığı çalkantının uğultusu? Bu keşke, bir haiku’nun, yalnızca kiraz çiçeklerini anlatırken  yarattığına benzer bir uğultu gibi olsa. Bu uğultuyu dingin bir suda gökyüzünün yansımasında da bulabiliriz. Dilin, akılla ilişkisi olduğu kadar olmasa da doğayla da ilişkisi var. Yansıma sesler doğadan yansırken içlerinde doğayı da barındırıyor. Edebiyat, yazardan yansırken içinde yazarın doğasını, aklını, sezgisini barındırıyor. Öykülerimde, şiirlerimde dil, bir konu olarak da beni ilgilendiriyor. Dilbilimci değilim. Bu yüzden dile bilimle değil, yine sezgiyle ve edebiyatla yaklaşmayı yeğliyorum. Toprağı kazan bir çiftçinin bir yandan elindeki kürekle konuşması, ona maniler düzmesi gibi bir şey bu.

 

N.D.-Öykülerin uzandığı alanlar arasında mitolojiler, söylenceler, eski metinler ağırlıklı bir yer tutuyor. Bilimsel bilginin anasının düş ve korku olduğunu düşündüğünüz için mi bu böyle?

 

M.Z.S.-Masallar aslında bizim çocukken edindiğimiz bilgiler. Bize neden çocukken gerçek yaşamı öğretmiyorlar da masal anlatıyorlar? Gerçeği o yaşta anlayamayız diye mi? Gerçeklerin çok karmaşık ve kötü olmasından mı? Gerçekleri ne kadar geç öğrensek o kadar iyi olur diye mi? Büyüklerin gerçek yaşamdan bıkmış olmaları nedeniyle mi? Ama iyi ki anlatıyorlar da güzeli, yararlıyı, doğruyu öğreniyoruz. Bunları bize masallardan başka hiçbir şey öğretemez artık. Bilimsel bilgi, insanın doğaya karşı koyma gereksiniminden çıktı. İnsanlar düşlediler, yarattılar, sonra yarattıklarının yeni bilgilerin yanı sıra yeni düşler getirdiğini gördüler. Düşler zamanla karabasana dönüştü. Bugün insanlığı yöneten en büyük güç korku. Mitolojilerdeki en korkunç canavarlar bile, bizi bugünün gerçek korkularından koparıp huzurlu bir uykuya dalmamızı sağlayacak masum öğeler. Belki de çocukluk masallarımı özlüyorumdur mitolojileri konu edinirken.

N.D.-Kimi kez  Migurlar başlıklı öyküde olduğu gibi öyküyle eşik arasında, kimi kez de Heykel’de ve Filmler’de olduğu gibi öykünün kendi içinde paralel kurgularla karşılaşıyoruz. Aslında kurgu yerine akış demek daha doğru  sanırım, öylesine doğal çünkü. Doğanın, insanlığın geniş zaman içinde oluşturduklarıyla  günlük hayatımızdaki rastlantıların, acınası gizlerin veya yaratma eyleminin oluşturduğu koşutluk ve karşıtlık… Bu, hem tekniğinizde hem de biçeminizde (humour) karşılık buluyor. Neden bu ölçüde çekici geliyor size koşutluklar?

 

M.Z.S.- Bunu çekici olduğu için yapmadım. Öyle olması gerekiyordu; yazarken kendiliğinden oldu. Demek benzerlikler kurmak ya da benzemeyenleri göstermek benim kişilik yapım. Bu sanırım ki ta derinlerimde yatan adalet duygusundan kaynaklanıyor. Eşitlik, adalet, hiçbir şeyin hakkını yememek gibi. Bu anlayış beni her şeyi birbiriyle kıyaslamaya, ölçmeye götürüyor olabilir. Ayrıca teknik olarak bakarsak, nesneler arasındaki ağların, nesnelerin zaman ve mekan içindeki hareketlerine uygun olmaları gerekir; yoksa yırtılırlar. Öyküler de akarken eşiklerinin onlarla birlikte akması kaçınılmazdı. Yaşamda görmesini bilirsek bazı şeylerin ya da olayların birbirine koşut olduğunu fark edebiliriz. Yine görmesini bilirsek bazı şeylerle olayların birbirine zıt olarak geliştiğini ve aktığını da görebiliriz. Migurlar adlı öyküde eşik metinde Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu yılana kaptırdıktan sonra üzülmesi ve tanrılara, kendisinin aslında bu otu Uruk’un yaşlıları için elde etmek istediğini söylemesi; öyküdeki dedenin uzun yaşam duasını, kendisinin yanı sıra  çocukları ve torunları için de istediğini söylemesi ile koşutluk içinde. Bu hem acıklı hem gülünç bir motif. Heykel öyküsünde de, öykünün içinde koşutluklar var. Yüz binlerce yıl bir kayanın içinde sıkışıp kalmış bir kaplumbağa ile  yüzlerce yıl varlığını koruması düşünülen bir heykelin içine koyulmaya çalışılan bir takım nesneler yine acıklı ve gülünç bir benzerlik, koşutluk gösteriyorlar. Filmler öyküsünde de ötekiler kadar olmasa da, geçmişe ait olan ve izlenilmesi hem merak hem üzüntü doğuran iki ayrı filmin koşutluğu var. Kendini göstermek istemeyen bir çocuk ve yazgısının artık göstermek istemediği bir çocuk arasında var olan, tam bir koşutluk olmasa da birbiri içinde, birbirini destekleyerek gelişen iki farklı olay var. Aslında doğa açısından düşünürsek, ne koşutluk var ne de zıtlık. Bunlar bizim kendi sınıflandırmalarımız. Zaman akıyor ve zamanın içinde olaylar gerçekleşiyor. Bunların zıtlık oluşturmaları ya da benzerlik taşımaları tamamen bizim neyi gördüğümüz ve nasıl adlandırdığımızla ilgili. Bu adlandırmayı ise kendi yazar kimliğimiz ile yapıyoruz, kimliğimizi ise, doğuştan bizde olan yapıya eklenmiş ve eklediğimiz eğitim sağlıyor. Teknik olarak bakarsak, benzetmelerin ve karşıtlıkları sergilemenin  okuyucuya geniş bir ilişkiler zemini çizdiğini söyleyebiliriz.

 

N.D.-Şiirlerinizde de öykülerinizde de edebiyatın ve öteki sanat dallarının ustalarına doğrudan ya da dolaylı göndermeler var. Ama öyle görünüyor ki Rüzgar Geri Getirirse’ye adını veren öykü bu açıdan epeyce ayrıcalıklı.

 

M.Z.S.-Bazı ustalarım var ki onlardan çok etkilendiğimi sanıyorum. Bunların başta geleni Melih Cevdet Anday. Onun yanı sıra, Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal, Salah Birsel, Edip Cansever birbirlerinden farklı yapıları içinde sevdiğim şair ve yazarlar ama Melih Cevdet’in yeri başka. Rüzgâr Geri Getirirse’yi onu düşünerek kurguladım. Melih Cevdet Anday, kanımca her yazarı ilgilendiren konuları hem şiir hem düzyazı hem tiyatro oyunu dilleriyle ele almış ve hayranlık uyandıran yapılar, anlamlar oluşturmuş bir yazarımız, düşünce adamımız. Üstelik yazma edimi, dil, zaman, kültür, mitoloji onun da çok temel konuları. Ustalara gönderme, belki onlara teşekkür etmeyi içinde taşıyor. Bu arada; Hans Arp’in “Ömrümün bir bölümü heykele geçinceye kadar çalışıyorum” sözü bir sanat yaratısını tanımlamak için söylenmiş sözlerin en güzellerinden biridir. Böyle bir sözü Heykel ile ilgili bir öykü yazarken almamazlık edemezdim.

 

N.D.-Rüzgar Geri Getirirse’nin iç içe açılan, açıldıkça genişleyen, derinleşen, katmanlarını çoğaltan yapısını oluşturmanızda -ki bu yönelim baştan beri görülüyor yazdıklarınızda- akademisyenliğinizin, sanatın kuramsal yanıyla uğraşıyor olmanızın payı nereye kadar?

 

M.Z.S.-Güzel Sanatlar Fakültesinde öğretim üyesi olmanın bana kazandırdığı çok şey olduğunu sanıyorum. Sanatlar arasındaki ilişkileri fark etmemi ve anlamaya çalışmamı sağladı bu. Farklı alanlardaki sanatçıların aynı konularda farklı etkilenmelerle farklı yapıtlar verdiklerini, bunun ne büyük bir zenginlik olduğunu gördüm. Sanatlar arasındaki ortak noktalar üzerine düşünmek, insanların ortak dertleri, ortak mutlulukları üzerine düşünmek gibi insana geniş ve derin bir zemin hazırlıyor. Edebiyat ile plastik sanatlar arasında da ortaklıklar var, müzikle edebiyat arasında da. Nasıl su, bulutlarla toprak arasında sonsuz biçimde dönüyorsa, sanatın değişmez çekirdeği de o sanattan bu sanata dönüp duruyor. Ah biraz da bilimi bilseydim de, sanatla bilim arasındaki ortak çekirdeği de görebilseydim diyorum.