KENTLERİN GİZLİ BİLGİSİ


Kentlerin Gizli Bilgisi

Yalçın Tosun 

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun, önceki kitabından yedi yıl sonra yayımladığı ‘Sur ve Gölge’, genelde kısa tümcelerden örülü, akıcı yapısıyla artık öyküye yaklaşımı konusunda belirli bir kararlılığı yansıtan bir yazarın kaleminden çıktığını hissettiren bir metinler toplamı

Yunus Nadi Öykü Ödülü, Sait Faik Hikâye Armağanı ve Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görülmüş bir öykücü Mehmet Zaman Saçlıoğlu. Yazar, Yaz Evi, Beş Ada ve Rüzgâr Geri Getirirse adlı kitaplarından sonra, dördüncü öykü kitabı Sur ve Gölge’yle yeninden okuyucuyla buluştu. Sur ve Gölge için, daha en başta, birbirinden oldukça farklı görünen, ancak aslında seslerin, mekânların ve öykü kişilerinin görünmez bir ağla birbirine bağlandığı izlenimini veren bütünlükle donanmış bir kitap denebilir. Gerçekten de, yapıtlarıyla her zaman sadık bir okur kitlesini etkilemeyi bilmiş olan Saçlıoğlu’nun, önceki kitabından yedi yıl sonra yayımladığı Sur ve Gölge, genelde kısa tümcelerden örülü, akıcı yapısıyla artık öyküye yaklaşımı konusunda belirli bir kararlılığı yansıtan bir yazarın kaleminden çıktığını hissettiren bir metinler toplamı. Yazar sözcüklerle oynamak, dili -belki de- olduğundan başka bir uzamda yeniden şekillendirmek ya da basitçe dille olan ilişkiyi öncelemek yerine başka bir tercih yapmış. Ancak bu, kitapta dilin ve Türkçenin özensiz kullanıldığı ya da önemsenmemiş olduğu anlamına kesinlikle gelmemeli. Dil ve anlatım, oldukça yalın ve akıcı bir Türkçeyi barındırıyor. Yine de metinlerin genelinde hikâye etme, öyküleme, bir öykü anlatabilme; bazı yazarlarca merkeze konan dili sorunsallaştırma eğilimi karşısında daha başat bir öğe olarak alımlanıyor.

Sinematografik akıcılık Bir metnin kurulumunda elbette binlerce bilinçli ya da yarı bilinçli tercih rol oynar. Bunlar yazarın kurgudan, olay örgüsüne; öykünün zorunlu olmayan- sinematografisinden, öykü kişilerinin konuşmalarındaki inandırıcılık sorununa kadar sinema sanatına değgin bazı noktaları imler. Bu doğrultuda okur kimi metinlerde adeta sinematografik bir akıcılık içinde yol alır. Bu yazarın ördüğü dokunun bir anlamda sağlamlığına da işaret eder çoğun. Nasıl iyi bir film daha başladığı anda izleyiciyi kavrarsa, iyi bir metin de ilk tümcelerinde benzer bir etki yaratabilir mi? Saçlıoğlu’nun Sur ve Gölge’de yer verdiği üç öykü için de benzer çıkarımlara varılabilir. Yazarın bu verimdeki başarısında mekânla kurduğu ilişkiyi de es geçmemek gerek. Kitabın arka kapak tanıtımında da bir ölçüde bu duruma vurgu yapılmakta: “Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Kumkapı’yı, Moda’yı ve Antakya’yı sahne olarak seçtiği bu kitabında; gizemli, fantastik öğelerle sarmalanmış bir dünya yaratırken, insanı derinden sarsan karakterleriyle birbirine ilmeklenmiş şaşırtıcı ilişkiler kuruyor.” Kumkapı, Moda, Antakya… Bu mekânlar öykü kişileri yanında, onlarla birlikte belirli bir gerçekliği ancak ‘bir an’ nasıl yanıltıcı olabilirse, biraz da o şekilde yansıtmayı biliyorlar. Böylece öykülerin sinematografik yapısını sağlamlaştıran mekânlar başka bir öykü kişisine dönüşmese de, kilit öğelerden biri olarak beliriyor.

Çürümenin tarihi Kitaptaki üç öyküden ilki kitapla aynı adı taşıyor. Kumkapı’da geçen ‘Sur ve Gölge’, bir yandan Kumkapı meyhanelerinden, Rum meyhanecilerden, bulaşıkçı genç âşıklardan, kaybolmuş ince raconlardan bahsederken, öte yandan hızlanmış bir çürümeyi, bu çürüme içinde kaybolmaya başlayan bir semtin aynasında bir zamanı sorguluyor. Bu semtin sokaklarına yayılan kekremsi kokuyu kullanarak, çürüme ve yok oluşun kısa bir tarihini yazıyor. Öykü, içinde barındırdığı farklı katmanlardaki diğer öykülerden ve eski İstanbul’a ait korkutucu masallardan beslenirken Bizans’tan, Osmanlı’dan, III. Selim’in bulduğu makamlardan da bahsediyor. Sonra gizemli bir ‘gölge’, temiz kalpli bir bulaşıkçı olan Ömer ve aslında Leyla olmayan Leyla’sı bu masala bir son koyuyorlar. Saçlıoğlu, kitabın bu ilk öyküsünde, köklü bir tarihe sahip bir şehrin en eski semtlerinden birine rol verirken, metnini tarihten, masaldan, söylencelerden ve bu farklı öğelerin kendine özgü, sırlı dillerinden aldığı ödünçleri kullanarak kuruyor. İkinci öykü ‘Bir Başka Işık’ diğer iki öyküden özellikle konusuyla ayrılıyor. Bunun belki de en önemli sebebi, yazma eylemine, yazarlık denen sancısı bol ama değerli olguya ve onun bilinmezlerine dokunma çabasıdır. Borges ya da Cortázar’ın kimi öykülerinde var olan gerçeğin bilerek umursanmadığı ya da az tanınan bir başka hale dönüştürüldüğü o tekinsiz hava bu öyküde de hissediliyor. Önce bir yazarın, Moda’da, bir çay bahçesinde oturmuş öyküsünü yazmaya çalıştığını anlar okuyucu. Sonra ortalığa yayılan tuhaf bir ışık ve bir anlamda bu ışığın hediyesi olan o tuhaf adamı görür. O kişiyle, yazar olan öykü kişisi arasında yaşananlar yazar olmanın, hikâyelemenin, kurgunun ve metni örmenin gizemleri hakkında birer ipucu gibi de okunamaz mı? Bununla birlikte yazar öykü kişisinin şu sözleri de dikkate değer: “Birçok yayımlanmış kitabım olmasına karşın yazar mısın diye soranlara şöyle göğsümü gere gere yazarım, demeyi bir türlü beceremiyordum. Yazdıklarıyla övünenlere, iki kitap yayımlatıp kendini yazardan sayanlara duyduğum kızgınlık, yazarım dememi hep engellemişti.” Bu satırlarla öykü kişisinin tartışılır tevazusu, kazandığı ödüllere ve yayımladığı kitaplara rağmen kendini yazar diye tanımlamaya çekinmesi gibi durumlar aslında metnin içerdiği gerilim ve sürprizler ortaya çıktıkça daha farklı bir anlam kazanıyor. Işığın, tuhaf adamın ve diğer şeylerin sırrı çözüldüğünde yine yazma eylemine ve yazar olma durumuna dair birçok söz de söylenmiş oluyor.

Trajikomik öğeler Kitapta yer alan son ve en uzun öykü olan ‘Yüzün Tamamlayıcısı’, İstanbul’a üniversite eğitimi için gelen Güzel Sanatlar öğrencisi üç erkek çevresinde gelişen, olay örgüsünün daha da öne çıktığı bir öykü. Ancak yazar olay örgüsünü yüceltirken sadeleştirdiği anlatım olanaklarında sıradanlığa düşmemeyi başarıyor. Düğünün ve cenazenin, arkadaşların bir noktada ayrılan yollarının ve yaşamlarındaki dönüm noktalarının buluştuğu bu öyküde, gerçeküstüye, masala, efsanelere; şu dünyadaki oluşlarımızı daha çekilir kılan birçok şeye yapılan göndermeler yine var. Bir anlamda mekânlara, onların kültürel çeşitliliklerinin ve yaşanmışlıklarının değerine dikkat çekilirken, diğer yandan biraz kaderci görünerek modern insanın her şeyi kontrol etme telaşındaki trajikomik yana işaret ediyor. Ne yaparsak yapalım, adına bazen ‘kader’ denen o tesadüflerin günübirlik sevinçlerinden ya da kederlerinden nasiplenen faniler olarak esaretimiz doğuştan tescillenmiş. ‘Yüzün Tamamlayıcısı’ndaki şu satırlar şöyle yansıtıyor benzer düşünceleri: “Sonra kız cevap vermeden bir sözcük daha ekledi: Kader… Aygül, ‘Kader mi? Yani yazgı mı demek istiyorsun’ dedi gülümseyerek. ‘Aynı şey değil mi?’, ‘Değil. İçinde yalnızca İslamiyet’e ilişkin mistik bir anlam var. Öteki Türkçe, bilimsel bir yere de çekebilirsin biraz zorlarsan. Yani sözcüğü Türkçe söylemek anlamını da Arapça’dan kurtarıyor. Sence de öyle değil mi?’ diye sordu Aygül. ‘Nasıl söylersen söyle. Anlamı bence aynı,’ dedi Cemal…” Farklı sözcüklerdeki o aynı anlamın, yok olan kentlerin, o kentlerdeki masalların, hikâyelerin ve söylencelerin; yine oralarda soluk alan, yürüyen, sevişen ve ayakta kalmaya çalışan insanlar kadar, belki de onlardan daha fazla önemli olabileceği gizli bilgisini de düşünüyor okur. İçinde bulunduğumuz zamanı başka bir yerinden tutarak kımıldatıyor sanki Saçlıoğlu. Zaman ve mekânın kendiliklerinin nasıl görkemli bir geçmişle bizim algımızdan ayrıldığını, görünenle aslında olan arasındaki ikircikli komedinin yaşamlarımızdaki rolünün büyüklüğünü gözler önüne seriyor. Ve yazar ayrıca, Zenon’un hazin ölümünü, Khalkedonlu kâhinlerin öngörülerini, Daphne’nin Antakya’da anlatılan hikâyesini, Habib Neccar Dağı’nı, Moda’da bir çay bahçesinde umulmadık bir anda nasıl umulmadık karşılaşmalar yaşanabileceğini, incelikli ve telaşsız bir sadelikle anlatabilmenin öykü kalıpları içinde nasıl mümkün olabileceğini de göstermiş oluyor.

Radikal 30. 10. 2009

 

Leave a Comment