İki ve Keçi Üzerine Söyleşi- Nursel Duruel


İKİ ve KEÇİ üzerine söyleşi

 

Nursel Duruelİki ve Keçi’ yi okurken bir yandan da yıllar önce yayımladığın şiir kitaplarına, öykülerine dönme gereksinimi duydum.  İnsana, başka canlılara, dünyaya, evrene bakışın, temel yönelimlerin, daha yolun başında billurlaşmaya başlamış.  İki ve Keçi’ de de aynı öz, aynı temel yönelimler var ama öncekilerden hiçbirine benzemiyor.  İlle de belli bir türün içine oturtmaya kalkarsak ne öykü diyebiliriz, ne roman. Öte yandan hem öykü, hem roman.

Beni asıl ilgilendiren kitabın türü değil, senin ilgilerinin doğrultusu; algıların, sezgilerin ve her seferinde farklı yapılar içinde ortaya çıkan metinlerinin birbirleriyle bağlantısı; bugüne kadar oluşturdukları bütünlük, tutarlılık. Kısaca, yazarın evreni denen şey… İlk öykü kitabından bu yana verdiğin röportajlarda bu evrenin bazı öğeleri hakkında  (elbette ilgili oldukları öykü ya da kitap bağlamında) açıklama yaptın. Kitaplarının yanı sıra Röportajlarını ve yapıtlarınla ilgili değerlendirmelerin çoğunu merakla okudum.  Dolayısıyla yazı evreninde en çok dolaştığım yazarlardan birisin. Ayrıca çok sevdiğim bir dostumsun. Bütün bunlara karşın iyi biliyorum ki bir yazarın evreni tümüyle kuşatılamaz.

Şimdi kitabın başlığındaki İki’yi bir an için geride tutup keçiyi öne çıkararak başlamak istiyorum sormaya. Çünkü keçi en sevdiğim hayvandır, hele oğlak!… Değil oğlağın kendisi, adı bile yeter neşelenmeme. Sözcükleri de oğlak sürüsüne benzetirim. Her biri başına buyruk, özgür, inatçı; zapt edilmesi, yönlendirilmesi güç. Bir o kadar da cana yakın, çekici. Sözcükler de bahardaki oğlaklar gibi peşlerinden koştururlar insanı. İki ve Keçi’yi yazarken senin keçilerle, sözcüklerle aran nasıldı?Kitabı nasıl kurdun?  “Dönüyor” başlıklı şiirindeki şu dizeleri de anımsayarak soruyorum bunu: Kayıyorum, kayıyorum bir dili / Ben kayarken sözcükleri düşüyor / Düşenleri peşim sıra bir şiir / Sırasızlar sözlüklerde kalıyor.

Mehmet Zaman Saçlıoğlu- Benim yazı evrenimi benden daha iyi tanıdığını sanıyorum. Kimse kendisine yeterince uzaktan bakamaz çünkü. İçimizden, bizim gördüğümüz “ben” karışık ve karmaşık bir yapıdır. Dışarıdan görülen “ben”imiz ise her bakana farklı biçimde görülebilen ama her bakan açısından da net olarak görüldüğü sanılan, biraz da kategorize edilmiş bir bendir. Yazı, bu beni açar, yazarı kendisine, okuruna tanıtır. Bu yüzden sanatçılar içinde en çok yazarların yapıtlarıyla saydamlaştığını düşünüyorum. Ama yine de yazar, bildiğini sansa da dışarıdan nasıl görüldüğünü tam bilemez yazı evreninin ve yazıdaki “ben”inin.

Senin, hem birikimlerinle hem beni yakın tanıman, yaptıklarımın ayrıntısını bilen biri olarak -deyim yerindeyse- beni çözümlemiş biri olarak bakman sayesinde yazdıklarımı bir başka gözden biraz tanıyabileceğimi sanıyorum bu söyleşide. Yani, benden çok senin konuşmanı, bana bu olanağı vermeni yeğlerim.

Dil, baştan beri, tüm yazarlar için olduğu gibi benim için de en önce geliyor. Edebiyatın özü olduğu kadar, insan yaşamının da özü belki. Biz, gün batımını ve çiçeklerin biçimini sevmemizi sanırım dile borçluyuz. Dil bizdeki güzellik duygusunu yarattı. Yoksa, kediler gibi sabaha aç bir mide ile başlar, akşam, gün batımını izleyerek haz alacağımıza son yemeğimizi yiyerek geceden korunmak için bir yere sığınırdık. Dil sayesinde “insan” olduk. Dil, uygarlığımızı yaratan, düşüncenin biçimlendiği bir evren. İkinci evrenimiz. Dil olmasaydı ne bilim olurdu, ne sanat, hatta ne dinler… Bizi geliştiren dilin gelişimidir aslında. Dil kimi zaman saydamdır, arkasını göstermek için, kimi zaman örtücüdür arkasındakini gizlemek için. Edebiyat her ikisinden de çıkar. Ben, olabildiğince saydamlığını yeğliyorum dilin. Böylelikle demek istediğimi, düşlerimi okura kendi aklımdaki gibi aktarmaya çalışıyorum. Gizliliği, merakı, gerilimi dilin yapısıyla değil, metnin kurgusuyla yaratmak öykü açısından daha iyi oluyor kanısındayım.

Bu kitabın her üç bölümünde de farklı bir kurgu anlayışı olduğunu, keçi figürünün, varlığının ve imgesinin üç bölümde de farklı ele alındığını söyleyebilirim.

Gelelim oğlaklara ve keçilere. Benim de senin gibi keçilere karşı özel bir yakınlığım var. Annem, sütü azalınca beni keçi sütüyle beslemiş, belki ondandır. Keçi, tarih boyunca insanoğluna her türlü yararı ve zararı vermiş. İnsanoğlu onu tam evcilleştirdim sanırken bir şeytanlıkla, sahibinin en güzel filizlerini yiyivermiş. Koyun, saflığın, günahsızlığın, hatta aptallığın simgesi olurken keçi hilekârlığın, cazibenin, oyunculuğun, kimi zaman da “Şeytan”a varacak derecede kötülüğün sembolü olmuş. Aslında epeyce haksızlık yapılmış keçiye. Daha doğrusu, insan tüm hayvanlara çok kötülük yapmış ve yapmakta. Bunda da kendini hayvandan ayrı bir yere koymasının rolü var. Aslında insanoğlu “hayvan” olduğunu bir anımsasa çok iyi edecek. İnsan bilinci geliştikçe “hayvanlığımızı” daha iyi anlayabileceğimizi sanıyorum.

N-  Sıcak Nal dergisinde Can Özoğuz’un bu kitapla ilgili sorularını yanıtlarken Şempanzeyle insanın genlerinin yüzde 97,5’inin aynı olduğunu, kültür dediğimiz her şeyin kalan yüzde 2.5’ten çıktığını, insanlığımızı bu küçük yüzdeye borçlu olduğumuzu söylüyorsun. Kendimize ve hayvanlara bakışımızda – aslında doğanın tümüne demek daha doğru- davranışlarımızda pek çok çelişki var.  Kentsel yaşamın yaygınlaşmasıyla birlikte onları kendi yaşam alanlarımızdan uzaklaştırdık, sonra da özlem çekmeye başladık. Yaptığımız kötülükler, haksızlıklar ise saymakla bitmez. Zaten sen de kitabı “ İnsanoğlu yüzünden acı çeken hayvanlara” adamışsın. O söyleşide kitaba koymadığın kocaman bir liste vardı.  Bilincimizin gelişmesiyle hayvanları daha iyi anlamak arasındaki ilişkiyi biraz daha açar mısın?

MSZ- Hepimizin bildiği gibi hayvanlarda kötülük ya da iyilik diye bir kavram ya da duygu yok. Kendileri dışındaki dünyaya karşı akılları değil, sezgileri güçlenmiş. Hayvan, içinde yaşadığı dünyayla bir bütün. Oysa insan, bilinci geliştikçe bu bütünlüğü aklıyla ve birikimleriyle daha iyi anlayıp değerlendireceğine, görmemeye başlıyor. Aklı onu bütüne değil, bütünü parçalamaya, sınıflar, kategoriler yaratmaya, kişisel ya da grupsal çıkarlar kollamaya, sonuçta da doğayla ve hemcinsleriyle ayrışmaya götürüyor. Algımıza bakarsak insanın görsel algısı bütünden yana. Gestalt psikolojisini bilirsin. Bütünü algılamaya eğilimimiz var. Bütünü oluşturan küçük parçaları bütünü algıladıktan sonra fark ediyoruz. Ya da zıtlıkları hemen ayrımsıyoruz.  O zıtlıkların da bütünün iç dengesinden kaynaklandığını anlayıncaya kadar toplumsal ve kişisel acılar çekiliyor.

ND-  Kitaba dönersek…

MZS- Hayvanlara yaptığımız çeşitli haksızlıklardan birini geçen yıl bir tekne gezisi sırasında gördüm. Kitabın içinde de fotoğrafları bulunan, küçücük bir adada yalnızlığa tutsak edilmiş iki renkli bir keçiydi bu. Ada, keçinin durumunu düşündükçe daha da küçüldü. Sonraki on, onbeş gün bu keçinin anısıyla yattım kalktım. Bütün karşıtlıklar gelip onda birleşti, çünkü iki renkti. Yin ve Yang gibi. Sonra da oturup yazdım. Beş altı günde ikinci ve üçüncü bölümü, üç ay kadar sonra da birinci bölümü. Beş altı ay da kitabı adam etmeyle uğraştım. Plansız bir kitaptı. Bir anda kendini ortaya attı, neşeli bir oğlak gibi. Ama belki de, önceki öykülerimde ve şiirlerimde hazırlanmıştı.

ND-  Rüzgâr Geri Getirirse’ ye adını veren öyküde de bir keçi vardı.  Katır gibi yük taşıyan o tuhaf keçiyi gerçekten görmüşçesine anımsarım. Öykünün öne çıkan figürlerinden biridir bana göre. Ege’nin buharla tüllenen dağları o keçiyle birlikte canlanır gözümde. Ama bu kitaptaki keçi, söylediğin gibi, bambaşka. Diyalektiğin sembolü adeta; ‘bir’in ve ‘iki’nin…

Bir ve iki deyince Günden Önce’ deki şiirlerinden alıntı yapmadan edemeyeceğim: Bir bir saydı sabırcı / İki demeden / Başka sayı bilmiyordu / Sonsuz birin içindedir  / Ve yalnızdır bir sonsuzda / Böyle demiş duymadım / Bir istiridyenin yalancısıyım.

Doğa ve insan, insanın doğası ve zaman, kimi kez somut olgular ve olaylar halinde kimi kez kavramsallaşmış olarak edebiyatının ana izleklerini oluşturuyor. Elbette sonsuzca çeşitlenmeye elverişli izlekler bunlar. İki ve Keçi’yi oluşturan üç bölümde, gerçekten var olan, yaşayan bir keçiden yola çıkıp mitolojiye uzanıyorsun. Uzak geçmişlerle bugünü, hayal edilenlerle gerçeği yan yana getiriyor, bitiştiriyorsun. İlk bölümün “Yaşım hayli ilerlemişti” diye söze başlayan anlatıcısı, Dante, Jules Verne, Thomas Moore gibi yazarları ve Aineias, Odysseus gibi destan kahramanlarını anarak kendini bulma umuduyla yolculuğa çıkıyor. Öyküsünü anlatmaya başlarken kullandığı ironik dil, ilk anda yalnızca kendisine yönelikmiş gibi gözükse de anlıyoruz ki insan denen varlığın hem yeryüzünde başlangıçtan bu yana yaptığı yolculuğu, hem evrende kendini konumlandırış biçimini bir yandan ti’ye alırken bir yandan da şefkatle kucaklıyor. Masal tonundaki üçüncü bölümün anlatıcısı Pan’la ilk bölümün çağdaş gezginini birbirinden ayrı düşünemiyoruz artık. Benimki bir okur yaklaşımı. Önemli olan yazarın, senin söyleyeceklerin.

MZS- Sen bu eski şiirimi anımsatınca şaşırdım. Unutmuşum. Evet demek ki başından beri bir, iki ve sonsuzluk konularını işleyip duruyorum. Aslında birçok öykümde de arkada bunlar var. İki ve Keçi kitabı ilk tümcesiyle beni çok etkilemiş olan İlahi Komedya’nın ilk tümcesine gönderme yaparak başlıyor. Dante, “Yaşam yolumun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum” gibi bir tümceyle başlıyordu büyük kitabına. Ben (öykünün anlatıcısı) ise doğal olarak Dante’den yıllar sonra bu düşsel yolculuğa çıkabilmişim. “Yaşım hayli ilerlemişti. Daha da geç olmadan bir yolculuğa çıkmak istedim” diyerek… Hem yaklaşık altı yüz yıl sonraki bir insanım, hem de kişisel olarak yolculuğa Dante’ninkinden yirmi yıl sonra kalkışabilmişim. Az gecikme değil… Üstelik de insan olarak değil bir keçi olarak. Ya da hem keçi hem insan olarak. Aslında Pan olarak. “Bütün” anlamına gelen Pan. Yani şu yaşımda her şeyin bir bütün olduğunu yeni yeni fark edince Pan’ın ağzından yazmayı düşünebilmişim.

İki ve Keçi’nin ilk bölümü, okuru bir, iki ve karşıtlık düşüncelerine hazırlayan bir giriş sayılabilir. Belki benim “eşikli öykü” açısından bakarsak kitabın eşiği sayabiliriz bu bölümü. Baba ve oğul, tanrı ve insan, yaratan ve yaratılan, iyi ve kötü gibi karşıtlıkların aslında bütünü oluşturduğuna değinen, dediğin gibi diyalektik gereği karşıtlıkların üzerinde duran, hatta babanın, oğluna: “bana karşı çıkmanı özlemişim” diyerek bu düşüncenin pekiştirildiği bir bölüm bu. Okur bu bölümü okuduktan sonra ara vermeyerek ikinci ve üçüncü bölüme geçerse olaylara birinci bölümün birikimi açısından bakabilecek. İkinci bölüm, yaşamdan alınan bir öykü. Yaşamdaki karşıtlıkları sergiliyor. Keçinin içindeki karşıtlıklar, keçinin çevresindeki insanların karşıtlıkları, yaşatmak ve öldürmek bu bölümün temel izleği. Hayvanlara yaptıklarımızın bir örneği bu bölüm. Kimi seviyor ve var etmek istiyor, kimi onlardan yararlanmak ve bu yarar için gerekirse öldürmek istiyor. Olaylara yine bütünsellik, parçalılık, karşıtlık açısından bakarak bu bölümü değerlendirebiliriz. Üçüncü bölüme gelince öykünün gerçek anlatıcısı ortaya çıkıyor. Gizlemeye gerek yok. Bu Pan. “Bütün”ün kendisi. Tanrıyla insanın, babayla oğlun, iyiyle kötünün birlikteliği.

Sözünü ettiğin ironik dil ilk tümcede bir göndermeyle başlayıp özellikle üçüncü bölümde oldukça eğlenceli bir anlatıma dönüşüyor. Ben yazarken çok güldüm, okuyanlar da kimi yerlerde güldüklerini ama kimi yerlerde de gözlerinin dolduğunu söylüyorlar. Demek ki hüzün ve neşe gibi iki karşıtlığı da barındırıyor kitap.

ND-  Hüzün de neşe de Pan’ın isteklerinden, eylemlerinden kaynaklanıyor. Bir de doğumundan başlayarak istem dışı başına gelenler var. Mitoloji yaratıcılarının (Homeros, Hesiodos, tragedya yazarları…) ona biçtikleri rol;  fiziksel ruhsal özellikleri, ailesi, coğrafyası v.b…İki ve Keçi’deki Pan, mitolojiden tanıdığımız Pan’la tam olarak çakışıyor denebilir mi? Kendisini yeniden yapıyor çünkü.

MZS- Ege mitolojisi farklı yazarlarca yazılmış büyük bir masal. Öylesine bir masal ki koca bir Batı uygarlığının kültürel ayaklarından biri olmuş. Öteki de Hristiyanlık. Bütün Batı sanatı bu iki temel kaynaktan beslenmiş. Yani daha önce de dediğim gibi kültürümüz “dil” in, “söz” ün üstüne kurulu. İki büyük masal iki bin yıldır insanoğlunun moral yanını besliyor. Yine diyalektik bir bakışla, bu iki masal, karşıtlarını yaratmış. Gerçekçiliği, akılcılığı ve bilimi. İnsanoğlu bu karşıtlıklar arasındaki geliş gidişleriyle ya da bu karşıtlıklar arasında oluşturdukları dengeyle yaşamı kuruyor.

Îki ve Keçi’ deki Pan’ı ya da öteki mitolojik kahramanları yazarken kendimi mitolojiye çok bağımlı hissetmedim. Benim için bir çıkış noktasıydı. Mitolojideki bazı öyküleri korurken bazılarını değiştirdim. Örneğin Pan’ın yaratılışı orjinalinden hayli değişik oldu. Benim amacım keçinin öyküsünü karşıtlıkları öne çıkararak yazmaktı. Pan da, ötekiler de buna hizmet etti. Akıl ve duygu arasındaki çatışmalar da karşıtlıklar olarak belirdi.

ND-  Unutamadığım öykülerinden biri olan “Migurlar” da bir yanıyla Gılgamış  Destanı’na uzanıyordu.

MZS-  Evet, mitoloji benim için eğlenceli ve yaratıcı bir kaynak. Çekinmeden kullanıyorum. Dünya kültürünün tamamının sanatçının malzemesi olduğuna, sanatın bir özgürlük alanı olduğuna inanıyorum. Batı dünyası bu alanı kendisine yaklaşık üç yüz yıldır açtı. Bunu İslam dünyası henüz başaramadı. Hristiyanlıkla ilgili en şakacı eleştirileri yapabilirsiniz, ama İslamiyetle ilgili yapacağınız bir şaka “katli vaciptir”e kadar gidebilir. Demek ki İslamiyet henüz sanatçı için bir özgürlük alanı değil ve olması bile düşünülemez kimi çevrelerce. Bu, İslamiyet açısından sanatı sınırlayan, özgürlüğünü kısıtlayan bir sonuç doğruyor. Bunların dünyada örnekleri de var.

İnançlar, masallar, bilim, felsefe, hepsi benim kaynaklarım. Karşıtlık, dönüşüm, değişim, zaman gibi konular sürekli uğraştığım konular. Gerçekleri masal içinde anlatmayı seviyorum.

ND- Ama ne masallar!.. Bu konuyu başlı başına ele almalı bir başka söyleşide. Şimdilik, İki ve Keçi’nin içine masallardaki gibi serpilmiş nesnelerden söz açmak istiyorum yalnızca: Üç bölümün birbirine bağlanmasını sağlayan bu nesneler, fiziksel, tinsel ihtiyaçlarımızın aslında ne kadar yalın olduğunu işaret ediyor; aynı zamanda belleği… İtiraf edeyim, bu kitapta bana en dokunaklı gelen yanlardan biri bu nesneler oldu.

MZS- Evet, hem çağdaş gezginin, hem Tanrı Pan’ın çıkınları aynı aslında. Gereken birkaç nesne de bu çıkınların içinde. Su içmek için bir bakraç, tüm işleri yapmak için bir küçük bıçak, anılarını taşıyan süt dişleri. Çıkının küçüklüğü özellikle önemli. Yunus’un “Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan” dediği gibi, hayat yolculuğumuzda edindiğimiz tüm nesneler biraz oyalanmak için yalnızca. Tabii, çağdaş gezginin, ne Dante ne de Pan gibi cesareti var. O, yanına para da alıyor. (değindiğin ironik noktalardan biri) Ama parayı öteki nesneleri kirletmemek için çıkına koymayıp iç cebine yerleştiriyor. Okurun bu küçük çıkın üzerinde düşünmesini istedim aslında. Tüm malımız mülkümüz hangi gerçek yolculukta işimize yarıyor ki? Hemen bir filmi anımsatayım. Yurttaş Kane’in çocukluk kızağı “Rose Bud” bu anlamda bir süt dişi değil midir? Çıktığımız tüm yollara yanımızda bu küçük dişi ya da “gül goncasını” götürmez miyiz bilerek ya da bilmeyerek?  Düşlerimizdeki babamız bizi şu andaki halimizle mi, süt dişlerimiz sayesinde mi tanır acaba? Kitabın birinci bölümündeki baba ile Pan’ın babası Typhon birbirlerine benzemeseler de oğullarıyla ilişkilerinde bu süt dişlerine önem verirler sanıyorum.

ND- Typhon deyince sen, onun kraterdeki derin uykusu canlandı yine gözümde ve zavallı Pan’ın kendini ona hatırlatma çabası… Nefis bir abartı var sözcüklerle yaratılan o tabloda. Biraz önce söylediğin gibi eğlenceli, aynı zamanda dokunaklı. İnsanı ister istemez kendisiyle hesaplaşma durumunda bırakan bir film izleniyor sanki satırlar eşliğinde. Dille oluşturulan görselliğin yanı sıra kitabın sayfaları arasına fotoğraflar, resimler serpiştirilmiş. Görsel malzemeyle  Rüzgâr Geri Getirirse’ de de karşılaşmıştık. öykülerden önceki eşik metinlerin üstünde desenler vardı. Hepsini birlikte düşününce Cemal Süreya’nin şu dizelerini anımsadım: Kılıç kalkan gürz ve at / Tâ çocukluğumdan beri / Ne buldumsa okudum / sonunda  anladım ki / Bir kitapta resim  şart

Sence de öyle mi? Bunu hem kendi kitapların açısından soruyorum, hem okur olarak nasıl baktığını öğrenmek istiyorum.

MZS- İki ve keçi kitabı gerçek bir keçiden yola çıktığı için onun fotoğraflarını kullanmak istedim. Seyrek de olsa keçiler arasında görülen bir çift renklilik söz konusuydu ve bu nitelik kitabın düşüncesini oluşturmuştu. Ada da ilginçti. Dişlice Adası. Hisarönü Körfezindeki bu küçük adanın çevresi 700-800 metre kadar ancak. Benim ada kavramına takıntımı da bilirsin. Beş Ada kitabım da adalardan yola çıkmıştı bir ölçüde. İki ve Keçi’nin ikinci bölümü tam bir ada öyküsü oldu aslında. Dille oluşturulan görselliğin nedeni, bunları yazarken hepsini bir film izliyor gibi görsel olarak hayal etmiş olmam. Biraz önce de söylemiştim, yazarken çok eğlendim, çünkü yazdıklarımı görerek yazdım. Öteki görsel malzeme, yani resimler, aslında edebiyat açısından her zaman gerekli ya da olumlu değil sanırım. Okuyucunun görsel olarak hayal etmesini engellerse kötü olabilir. Cemal Süreya’nın da kitaptaki resimlere duyduğu özlem aslında süt dişleri bağlamında sanırım. Resimli kitaplar bizi çocukluğumuzun kitap okuma duygusuna götürüyor ve masalların daha da masal olmasını sağlıyor olabilir.

ND- Kapaktaki  ve içerideki resimler  Başak’ın  imzasını taşıyor (Başak oğuztaş Saçlıoğlu),  fotoğrafları sen çekmişsin. Kitabın ikinci bölümünde, mavi yolculuk teknesindeki iki küçük kızdan birinin adı da Başak. Yarısı siyah yarısı beyaz keçiyi de ilk o görüyor zaten.  Kurmaca bir metindeki kahramanların reel hayatta bire bir karşılığı var mı diye aramanın sanat eseriyle kuracağımız ilişkiye katkı sağlamayacağını hepimiz biliyoruz. Ama burada durum çok farklı. Kitabın kahramanları arasında küçük bir kız olarak yer alan  Başak  aslında yetişkin bir insan ve senin eşin. O yolculuğu birlikte yaptınız, keçiyi birlikte gördünüz, yani esin kaynağınız ortak.  Sanatlarınızı aynı kitapta buluşturmaya nasıl karar verdiniz? Nasıl çalıştınız? Eş olduğunuz için değil,  edebiyatçı-ressam ortaklığının bizdeki örnekleri az olduğu için soruyorum bunu.

MZS- Keçiyle karşılaştığımız bu yolculuğu bir grup arkadaşımızla yapmıştık. Keçiyi teknede ilk gören gerçekten Başak oldu. Tülin adlı bir arkadaşımız da vardı teknede. Başak ve Tülin’in dışında tekne yolcularından hiçbirinin adı yok öyküde. Bunun temel nedeni kısa sürecek bir sahnede çok isim olmasının öyküyü takip etmeyi güçleştireceğiydi. Öte yandan, bu iki kişi, Tülin ve Başak aslında gerçek yaşamda birer doğa aşığı ve her ikisi de çocuksu bir duyarlılıkla ama büyük bir sorumlulukla doğaya sahip çıkan iki insandır. Behçet Necatigil’in “Ateş böcekleri çok büyüktür yalnız çocukların avuçlarına sığar” tümcesindeki gibi, bu iki kişinin avuçlarının daha da büyümesi için çocuk olmalarının iyi olacağını düşündüm.

Fotoğrafların, gerçek görüntüler olarak ilk bölümleri desteklerkenhayali resimlerin de masal bölümünde yararlı olacağını düşündüm. Bu resimlerin, metni tarif edici illüstrasyonlar olmamasını, daha özgün, kendi anlatımı olan bağımsız resimler olmasını (bencilce bir bakışla da) metnin önüne geçmemesini istedim. Başak bu güç işin üstesinden başarıyla geldi. Daha önce yapılmış mitolojik resimlerden etkilenmemesini de rica ettim özellikle. Çünkü Pan Avrupa resminde ve süslemesinde epeyce standartlaştırıldı. Çalışmaya yeterli zaman bulamadığı için daha çok resim koyamadık kitaba. Örneğin her sahne için bir resim koyabilseydik, belki o zaman resimler üzerinden de ayrı bir anlatım oluşabilirdi. Sonuçta bu kitabın resimli olması benim tercihimdi ve iyi de olduğunu sanıyorum.

ND-  Ya müzik? Pan’ın flütü?… Kitap boyunca farklı renklerde, farklı tonlarda duyulan, üçüncü bölümün sonunda doğru doruğa çıkan, yıldızlara, Samanyolu’na ağan nefes?.. Kitabın iç sesini tayin eden o nefes olsa gerek.

MZS- Birçoklarınca müzik tanrısal bir sanattır. Bunun nedeni de sanırım ritim dediğimiz çeşitli tekrar olgularının doğanın temel hareketlerine bağlı olmasıdır. İnsan öteki sanatlardan farklı olarak, bedeniyle de bağlanır müziğe. Flüt ya da kaval ilk çağlardan bu yana insanoğlunun önemli bir çalgısı. İki yıl önce Almanya’da bir mağarada 35000 yıllık bir kaval bulundu. Daha önce aynı mağarada 40000 yıllık bir figürin de bulunmuştu. Flüt bir akbaba kanadının kemiğinden yapılmış. Bu bulgu tarihe ilişkin bilgilerimizi sarsacak niteliktedir. Tarihi yazıyla başlatıyor onu da Sümerlerin 5500 yıllık geçmişine tarihliyoruz. Bulunan kavalda beş deliğin olması az şey midir? İnsanoğlu belki o tarihlerde notayı sözlü olarak biliyordu. Ya henüz bulamadığımız bir yazı da varsa? Örneğin Avustralya’da 30000 yıllık şekiller var. Bunlar belki de resimyazılar. Daha bilmediğimiz çok şey var kendi tarihimize ilişkin.

Müzik, kitabın üç bölümünde de bir kaval çevresinde yer alırken, sonda asıl yerini, yıldızları buluyor. Müzik bir yol gösterici. Keçiyi o yönlendiriyor. Tanrısal ya da doğanın evrensel ritmi ya da düzeni diyelim buna.

ND- Plastik sanatlarla, müzikle nasıl yoğun ilişkiler içindeyse metinlerin, felsefeyle bilimlerle de öyle. Sanki hepsinin kesişme noktasından doğuyor senin edebiyatın ve farklı yazınsal türlerde gövde buluyor. Şiirin, şairin soluğu yazdıklarının tümüne dağılıyor, tümünü sarmalıyor. İç dengeleri, dozları iyi tutturulamadığında metnin aleyhine işleyebilecek bu durumla nasıl baş ettiğinden de söz edebilir misin?

MZS- Aslında yine Pan diye yanıtlamalıyım bu soruyu. Bütünsellik. Her şey doğanın bir parçası. Ne varlığımız, ne düşüncelerimiz, ne düşlerimiz ne acılarımız ne mutluluklarımız doğanın dışında. Ne bilimciyim ne de felsefeci, ama bilimlere ve düşünceye meraklıyım. Trilyonlarca gök cisminden birinde yaşayan milyarlarca insandan biriyiz ve kendimizi bir şey sanıyoruz. Kral, başkan, patron, gibi… Ne acınası bir durum. Bu burnu büyüklüğümüzle dünya ölçeğinde kararlar alıyoruz. Hâlbuki doğa bizi tanımıyor bile. O kendi kurallarıyla işliyor. İnsanoğlu ve tüm doğa bir değişim içinde, topu topu birkaç milyar yıl sürecek bir canlılık göstermekteler dünya üstünde. Sonra zaten hiçbirimiz, hiçbiri kalmayacak belki. Bu değişime evrim diyoruz. Evrim bizim ölçülerimizle yavaş işliyor. Kendi halinde bir gidişi var. Örneğin yerin altındaki petrolü yerin üstüne çıkardığımızda bu gidişi bozuyoruz. Çevremizdeki ve kendi biyolojimizdeki evrimden daha hızlı olan değişimler yaratıyoruz. Dolayısıyla kendi değiştirdiğimiz bir çevreye kendimiz uyum sağlayamıyoruz. Bu temel sorunumuz bence her şeyden önemli. İnsanoğlunun, özellikle de sanatçıların kendi varlığını ilgilendiren bu konuda bilgisiz ya da kayıtsız olması üzücü. Kısacası yine bir karşıtlık çıktı karşımıza. Karşıtlıkların en büyüğü “To be or not to be”. Aynı zamanda ne fark eder olmak ya da olmamak evren açısından bakarsak!.. Madem ki bir bütün her şey. Bütün hikmetli sözlerin önceden söylenmiş olması ne kötü. Bize yinelemekten başka bir şey kalmıyor.

İşte sorunun asıl yanıtı da burada. Daha önce söylenmiş ne varsa kendimce bir kurgu yapıyorum. Bilimden, sanattan, felsefeden, bildiğim zerrelerle oluşan bir kurgu. Bu kurgunun dozuna da, kullanacağım dilin şiirselliğine de keçi karar veriyor. İki renkli keçi…

 

Varlık Dergisi Eylül 2010