GENERAL UÇTU Leyla Atasel


General Uçtu

BY  | 06 EKİM 2014 · 18:24

Acıları bir türlü dinmek bilmeyen, bir yarası kapanırken diğeri açılan toprakları kan, ihanet ve riyakârlıkla beslEndikçe varoluşunu sürdüren bir yeryüzü parçasında karartma gecelerinde doğmuşum. Beklenen doğum zamanının üstüne bir onbeş gün daha kalmışım içeride, belki de çıkacağımda göreceğim dünyanın pek de matah bir yer olmadığını sezinlemişim. Ayşe tatile çıkınca annemin pilot kuzeninin demesine göre  Kıbrıs’a kaç uçuş yaptıklarını sayamadıkları günler yaşanmaya başlamış. Otuzumu bayağı bir geçtikten sonra Lawrence Durrell’dan Kıbrıs’ın Acı Limonları’nı okuyunca adımın kulağıma ezanla okunmasını takibenkulaklarıma dolmaya başlayan güya gerçeklerin ne kadar uzağında bir kurgunun bize dayatıldığını bir kere daha fark etmek sadece biraz daha acı vermişti.

Kardeşim gürbüz bir bebek olarak doğdu. Yaz geldiğinde bayağı bir ele avuca gelir olmuştu. Kapı pencere açık uykuya yattığımız ama dışarıdan gelen silah seslerinden bir türlü uykunun kollarını bize açmadığı gecelerde gördüğüm bir rüya hâlâ zihnimde canlıdır, her aklıma düştüğünde buz gibi terlerim. Rüyamda elleri silahlı tanımadığım adamlar evimize giriyor, annemle babamı balkon parmaklıklarına bağladıktan sonra silahlarını doğrultup onları öldürüyorlardı ve ark odadan kardeşim ağlıyordu. Her ertesi günün akşamında annemle babamın fısıldaşarak konuşmalarından bir gece önceki silah seslerinin kurbanlarının kim olduğunu, hangi taraftan kaç kişinin öldüğünü duyardım ve bir gün babamın da adının fısıltılara karışacağından çok korkardım.

Sonra bir gün, Pendik’in ortasından geçen Ankara Caddesi’nde hepimiz cümbür cemaat, mahallenin çocukları arabalar geçmediği için boş caddenin keyfini çıkarırken, yeni öğrendiğimiz kelimeler olan sokağa çıkma yasağı ve sıkıyönetimin bize sağladığı bu serbest oyun oynayabilme halinden ötürü iyi bir şey olacağını sanacaktık. Halbuki, ertesi gün annemle babam okula gidip de akşam eve geldiklerinde eski fısıltılar bu sefer farklılaşmış ama daha bir yoğunlaşmıştı. Bu sefer ölenlerden değil de içeri alınanlardan, sabah babamın çalıştığı okula gelen bir binbaşıdan, bu binbaşının bütün öğretmenleri okulun bahçesinde sıraya dizip çok ağır konuştuğundan bahsediyorlardı. Salı sabahı uyandığımda ise babamın çok sevdiğim gür bıyıklarının artık yerinde olmadığını gördüm.

Aradan beş altı yıl geçmişti ki, binbaşı anneannemlerin evinin ön cephesinin baktığı, Paktaş Kuru Temizleme’nin kavşağında çapraz ateşle öldürüldü. Anneannemlerin girişin üstü olan evlerinin salon camında iki delik vardı, boş kovanlardan biri bulundu ama diğeri onca aramaya karşın bulunamadı. Uzun zaman sonra teyzem bir temizlikte mermi çekirdeğinin vitrinin arkasında olduğunu gördü.

Lise ve üniversite yıllarımda o günlere, daha öncesinde yaşanan benzerlerine ilişkin edebiyatımızda yazılanların çoğunu okumaya çalıştım. Otuzlu yaşlarımda okuduğum Kaan Arslanoğlu’nun Devrimcileri benim için eğer darbe edebiyatı bir türse o türün en önde gelen ismi oldu.

Uzun bir aradan sonra 1980’e dair günümüzden bir roman okumak farklı bir tecrübe oldu.

Kapak arkasını aşmayacak kadar konuya dair olarak hikayenin Köy Enstitüsü mezunu bir emekli öğretmenin 1980 de düzmece nedenler, göstermelik yargılama sonrasında idamının intikamını yıllar sonra almaya karar vermesi ve buna o dönemde biri yine işkence görmüş ama hayatını sakin bir düzleme oturtmuş, diğeri ise yurtdışına kaçmış ve yurda yıllar sonra  liberal bir gazeteci olarak geri dönmüş iki oğlunun da bir şekilde dahil olması üzerine kurulu olduğunu söyleyebilirim.

Bugünden bakıldığında o günler kesinlikle bir on ya da yirmi yıl öncesindeki ile aynı görümediği için sabit fikirlilik edip de bunun ılımlı bir darbe romanı olduğu gibisinden yorum yapmak çok saçma olur. Zira günümüzde her şeyin nasıl da çarpıtılıp, yozlaştırıldığı düşünülecek olduğunda o trajik dönemi, içinde trajik bir idamla eski tondan, sert, sadece anlatanın var olduğu, okurun ise yok sayıldığı üslupla anlatmak muhtemelen şimdiki zamanda sırıtacak ve sakil duracaktı. En basitinden, liberal gazeteci oğul Cengiz gibiler bugün her yeri işgal etmişken, bir yirmi yıl önce bu türden olanlar bir elin parmakları kadardı ancak zaman içinde virüs enfeksiyonunun yayılımı gibi  her yeri öyle kapladılar ki, işini olması gibi yapmakta direnenler değil yazacak, konuşacak ve dahi nefes alacak yer bulamaz oldu. Somut acılar yerini bambaşka acı türlerine bıraktı, bilerek ve kasıtlı cahil bırakanların hükmetmeye ehil olduğuna karar verdiklerinin aldığı somut kararlar kimilerine soyut cennetinin kapılarını açarken kimilerininse her gece kabus görmesine neden olmaya başladı. Hal böyle olunca da intikam duygularında da post-modern bir değişim olması kaçınılmazdı.

–de/ -da ekinin hangi hallerde bitişik veya ayrı yazılması gerektiğine takıntılı bir köy enstitüsü öğretmeninin ve nihayetinde onun terbiyesinden geçmiş çocuklarıyla onların arkadaşlarının durumlar karşısında eski usul reflekslerle günümüze ayak uydurma çabaları her ne kadar okurken gülümsetse de aslında insanın içinde bir burukluk oluşmasına sebep oldu. Bence romanın özü tam da burada yer alıyor.

Romana tutunmamı sağlayan nedenlerin içinde en önemlisi başta Harun Bey olmak üzere tüm karakterlerin olağan insan halleriydi. Kişi benzer durumda olduğunda ne hissederse, nasıl konuşursa, ne düşünürse… öyleydiler. Yapmacıksız, olmaları gibi. Bu beraberinde süssüz, düz bir anlatımı getiriyordu ancak bazen bu düz anlatım özellikle de aile bireylerinin hikayeleri geriye dönük ele alınırken ister istemez klişeye kaçıyor, hafiften TV ye adapte edilen Türk klasikleri tadı veriyordu. Aldığım TV uyarlaması “Yaprak Dökümü”vari  taddan çok hoşnut olmasam da bunu hikayenin baş kişileriyle, Harun Bey ve gölge Münevver Hanım ile aramda oluşmaya başlamış bağlardan ötürü çok rahatsız edici bulmadım.

Kitabın ortalarına doğru, hikayenin nüvesi olan Murat’ın idamı etrafında dolanıyor olmaktan başlarda körüklenen merakım sönmeye yüz tutmuşken kurgudaki sürpriz kendimi yeniden olayların akışına kaptırmamı sağladı.

General Uçtu, bir ödül aldı. Kendimce edebi haz anlamında çok daha fazlasını aldığım kitaplar okuduğumu söylemeliyim. Bu kitabı yalınlığı, sadece hikayesini anlattığı, ilgi çekici olsun diye aforizmalar kullanmadığı, edebi olmak adına katmanlar açmaya çalışmayıp bu uğurda hikayesinden vazgeçmediği için sevdim. Son yıllarda belki de en hızlı okuduğum kitaptı, bir buçuk günde bitirdim. Hikaye akıp gidiyor. Hadi, itiraf ediyorum, o tam günde olağan yurtiçi bir günübirlik seyahatim ve doğal olarak havaalanlarında rötarlar yüzünden geçirmek zorunda olduğum saatlerim vardı.

Son söz olarak, her şey bir tarafa, hiç beklenmedik anda  ortaya çıkan ve benim için hikayenin eksik kaldığına kanaat getirdiğim sırada  okur olarak taleplerimin karşılandığı tek bir sahne için okunması gerektiğini söylemeliyim. Bir kelime daha yazsam, spoiler olur. Okuyun, burnunuzun direği sızladığında ne demek istediğimi anlarsınız.

Öyle yani…

SELGİN GB