DÜĞÜN VE CENAZE


düğün ve cenaze

Sur ve Gölge’nin son öyküsü “Yüzün Tamamlayıcısı”, İstanbul-Antakya hattında, hayatla ölümün kesişim noktalarında, kader/yazgı, istek, irade kavramlarını düşündürten bir öykü…

Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun Sur ve Gölge kitabının tanıtımından bildiğim için, biraz da özel bir ilgiyle, okumaya Antakya’yı içeren öyküyle başladım. Olumlu olumsuz birkaç duygunun düşüncenin gidip geldiği bir okuma oldu.

Malatyalı Cemal, İzmirli Haluk ve Antakyalı Hüseyin’in ortak resim tutkuları, üçünü İstanbul’da buluşturur. Üniversite yılları birlikte geçer; kopmaz bir dostluk bağı oluşur aralarında. Hüseyin’in Antakya’dan bir akrabasının kızıyla evliliği gündeme gelir… Olay böylece, hızlı geçişlerle ve çoğu kez özetlenmiş satırlarla akıp gidince, içimden geçen olumsuz düşünce, “E, bu kalın bir romanın özeti sanki… Tamam üç arkadaş var, araları çok iyi, birer ikişer evlenecekler, iş arayacaklar vs.” oldu.

Hüseyin’in düğününe gitmeye hazırlanırken, bir fakülteden bir hocalarının babasının ölümü üzerine, içlerinden birinin saygı gereği cenaze için kalması gerekir. Cemal kalır. Cenazede hayat ve ölüm üstüne ilginç sorular soran bir genç kızla tanışır. İkisinin sohbetinde, hayat-ölüm karşıtlığı ya da sürekliliği sorgulanır. Absurd noktalar yakaladıklarında gülerler, dışarıdan ölüye saygısızlık eden gençler olarak algılanırlar. İçimden geçen ve aslında metni anlamaya çalışan soru, “Dağınık bir öykü galiba bu, şu uzun tutulan satırların metindeki yeri ne?” oldu.

Antakya yolunda Haluk’un yol arkadaşı, sonradan dinleyenlerin “Hızır Aleyhisselam’dır” diyecekleri yaşlı, sakallı ve fötr şapkalı adamdır. Çok az konuşan, sorulara bilgece yanıtlar veren gizemli, sırlı bir adamdır o. Otobüsten indiğinde, koltuğa düşürdüğü, belki bıraktığı kağıtta, “Hoşgeldin ey yüzün tamamlayıcısı.” yazmaktadır. Dertler üst üste gelince söylenen bir şeymiş.

Öykü, son sayfada tamamlanır. Diğer sayfalara atılmış düğümler toparlanır ve bir sona ulaşır ama okuyacaklar için yazmayayım. (Keşke, yazar, Hızır- “yüzün tamamlayıcısı”-kader-yazgı kavramlarını daha yoğunlaştırılmış bir öyküde tekrar işlese…)

Bir Antakya öyküsü müdür gerçekten? Hayır… Öğrencilerime önerdiğim basit bir sınama sorusunu şimdi ben metne yöneltiyorum. Bu öykü, başka bir kentte de geçebilir miydi? Evet… Ne olamazdı? Öyküde önemli bir figür olarak Hızır, Antakya’yla ilişkilendirildiği için kentle bağlantısı kurulabilir. Daphne ile Apollon’un mitolojik öyküsü, Hüseyin ve müstakbel eşinin öyküsüyle ilişkilendirildiği için Harbiye/Defne özel seçim olabilir vs.

Öykünün Antakya iddiası yok; ben seçici algıyla ve böyle bir ilgiyle okumaya başladığım için kişisel bakışımdır. Öyküde geçen kişi ve yerlerden; Hızır’la, Samandağ’da gördüğüm “makam”ı, Şelale Vadisi ile orada yaptığımız bir pikniği, Habib Neccar Dağı ve Camii ile oralardan geçmişliğimi, Harbiye ile başka kişisel öyküleri hatırladım. Antakya bu öyküde, “Zaten buraya masal şehri desen yalan olmaz.” biçiminde nitelendirilince kendi yazımı okudum tekrar. Ben, birkaç ay önceki blog girdimde, “Antakya, tam bir masal kenti.” demiştim. Böyle bir ortak duygusu var demek ki.

http://elifingunlugu.net/blog/2009/12/06/sur-ve-golge-ve-antakya/

Leave a Comment