BİR YAZ EVİNDE RÜZGÂRIN GERİ GETİRDİĞİ


“BİR YAZ EVİNDE RÜZGÂRIN GERİ GETİRDİĞİ”

Hasan Uygun 

Mehmet Zaman Saçlıoğlu, “Ustalarla Yazmanın Öykü Hali”nde 8. konuğumuzdu. Geçtiğimiz aylarda Galapera’da gerçekleştirilen etkinliklerimizde, ustalarımızın edebiyat yolculuğuna tanıklık etmek başlı başına bir şanstı bizim için. Ancak iki saati geçen söyleşimizin tümünü dergiye aktarmak mümkün olmadı. Söyleşide öne çıkanları, yazarımız Tuğçe Ayteş’in kaleminden “gündem” sayfamızda okuyabilirsiniz…

Edebiyatla ilişkisi çok erken yaşlarda başlayan bir yazar olmasına rağmen eserleri çok daha sonraları ulaştı okura Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun. Burada öne çıkan az üretimmiş gibi görünmesine rağmen (ki bunun da gerçeklik payı vardır) titiz üretim asıl nedendir birçok eleştirmene göre. Şair Sunay Akın’ın çok yerinde tanımıyla o bir “kaplumbağa yazar”dır aslında.

Yazmanın sorumluluğunu, ortaya konulan eserin okurla buluştuktan sonra geri dönülemez bir sürece girdiğini bilen; söylenen sözün, kurulan cümlenin ağırlığını duyumsayan bir yazar Saçlıoğlu. Öykülerinin her birinin, üzerinde uzun süreler düşünülmüş kurgulardan örüldüğü çok açık. Ancak öykünün bugüne kadar tür olarak gelişiminin olanaklarını kullanmıyor sadece; yeni olanakların, anlatım biçimlerinin izini de sürüyor, öykülerinde görülen olay örgüsünün ardındaki temel fikre odaklanıyor. Bu yüzden de başta felsefe, sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji vb bireyin kendisiyle, toplumla, dahil olduğu sistemle hesaplaşması/yerini belirlemesini konu alan disiplinler ve bu disiplinlerin belli başlı kavramları (zaman, varlık, hiçlik, yazgı, algı, vs) çok sık başvurdukları arasında. Özellikle felsefeyi, üçüncü öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse‘nin eşik metinlerinde görmek mümkün. Tabii bu saptama, Saçlıoğlu’nun dildeki ustalığına, şiirsel söylemine, cümlelerinin ahengindeki çekime değinmeden de eksik kalır.

Şiir ve öykü serüvenini yan yana sürdüren Saçlıoğlu’nun öykülerini, şiir olamamış metinler olarak okumak da mümkün. Elbette yazma süreci içinde bir yazarın bir metni başka bir niyetle ele alıp başka bir biçime dönüştürdüğü anlamında anlaşılmamalıdır bu.

Farklı disiplinlerde eser veren pek çok ustamıza Galapera’daki söyleşilerimiz esnasında, ayrımın neye göre ve nasıl yapıldığına, bir eserin şiir mi öykü mü roman mı olacağına yazmaya başlamadan önce nasıl karar verildiğine dair sorduğumuz sorularda herkesin elinde anahtar olabilecek nitelikte bir yanıt gelmediğini söylemeliyim. Bu noktadaki yaklaşımdan esinle, öykülerine şiir olamamış metinler derken, tespit birebir anlamıyla anlaşılmamalıdır.

Bir anlatım türü olarak öykü, devingen yapısıyla türler arası yolculukta bir köprü işlevi de görür. Tam da yaşadığımız çağın akıl almaz ritmine uyan, onun kadar hızla değişebilen öykünün şiirle roman arasında fakat onlardan bağımsız yer alması düşünülemez. Bu yüzden bazı metinlerin ne kadar şiir, ne kadar öykü veya roman olduğu sorusu, hangi türe yaslandığı, hangi olanakları kullandığı yazarın hep bir belirsizliği barındırır içinde. Zaten keskin ayrımlar koymak niyetinde de değiliz. Bir eserin okurda uyandırdığı neyse, türü odur bana göre. Ancak şiirin hamuruna bulananlar öykülerini yazarken ellerinin, parmaklarının arasında kalan şiir hamurunu da katarlar öyküye. Bu belki de farkında olunmadan gelişen bir süreçtir. Parmaklarının arasında kalan şiir hamurunu öyküye katarken, diğer türden (öyküden) alacağımız lezzetin de önüne geçmiyor Mehmet Zaman Saçlıoğlu.

Öte yandan klasik anlatım olanaklarını da büyük bir ustalıkla kullanıyor. Klasik anlatım olanaklarını belki de yoğunlaşmak istediği ironiyi öne çıkarmak, gözlemci aktarımcı yazar kimliğinden soyunarak yorumlayıcı yazara geçerken, gerçeğin kendisine etki eden kırılımını yansıtmak için kullandığını söyleyebiliriz. Nitekim kitabın ilk öyküsü “Brandenburg’un Dört Atlısı”nda eskimiş zamanları, yitirilmiş ruhları, unutulan başarıları “sudan ucuz” satan adamın eylemi tam da bu ironik yaklaşıma, değişken gerçeğin kırılımının yansımasına tanık oluyoruz. Bir dönem birilerinin göğüslerini süsleyen kurdeleli, allı pullu madalyalar, yön gösteren pusulalar ve zamanın kılavuzu kol saatleri şimdi yeni alıcılarını beklemektedir tezgâhta. Saatin zamanla, pusulanın yönle ve madalyanın değer kavramıyla olan ilintisi, yönünü ve zamanını yitirmiş insanlığın bunalımına eleştirel bir bakışı bu doğuruyor öyküde.

Kitaba adını veren “Yaz Evi” öyküsünde ise, aynı eleştirel dozajın bilerek tercih edilmediği söylenebilir. Yaşlı adamın öldükten sonra, rahat edebileceği bir edebi istirahatgâh, aslında biraz da tesadüfen çıkar karşısına. Cenazesinde bulunamadığı bir arkadaşını ziyaret etmek üzere gittiği mezarlığın havadar bir tepesinde bulduğu huzur, onu oradan bir mezar yeri almaya sevk eder. Ancak yaşı ilerledikçe ölümü de gecikir adamın. Cesedine mekân olsun diye tasarladığı mezarlık da giderek bir eve dönüşür ve yaşlı adam deyim yerindeyse ölmeden mezara girer.

Öykülerinin genellikle bir kavram etrafında örüldüğünü söyleyebiliriz Saçlıoğlu’nun. “Yaz Evi”nde ölüm, ölümden sonra yaşam ve bu yaşamın görünen yüzü mezar belli başlı kavramlar. Sonsuzluk, geleceğe kalma istediği ve ölümü doğal bir süreç olarak bir türlü kabul edemeyişi insanın, sorgulanan konular arasında.

“Oteldeki Kapı”; küçük bir yanlış anlamanın, dikkatsizliğin insanı nasıl komik durumlara düşürdüğüne dair eğlenceli bir öykü. Bir “insanlık hali” öyküsü olarak da okunabiliyor “Oteldeki Kapı”. Yer yer gülümseten, yaşlılıkla belirginleşen dalgınlığı, esprili bir dille ortaya seren bir öykü. Sahiciliğinin dozu iyi ayarlanmış, yapmacıklığa düşmeyen dil, öyküdeki doğal akışı sağlıyor.

“Bir Kadın Bir Erkek” Adem ile Havva hikâyesinden kadın ve erkek doğasına kadar uzanan geniş bir yelpazeyi yansıtıyor. Yine küçük insanlık durumlarından yola çıkılan “Yalanın İki Yüzü” de içinden ders çıkarılabilecek nitelikte bir öykü. İlişkileri kötü gittiği için kocasını kıskandırmak isteyen kadının, tezgâhladığı oyunda düştüğü komik durum gülümsetiyor.

Sorgulanmayan toplumsal ilişkilerden kör inançlara, yalana, ikiyüzlülüğe ve kandırmacaya dair birçok örneğe rastlayabiliyoruz Saçlıoğlu’nun öykülerinde. “Kutsal İttifak” da böyle bir öykü. Öykünün sonunda kendini akıllı sanan kişinin ters köşeye yatırılması ise acı bir ironi.

“Pencere Önümün Yolcusu”, akıl hastası bir gencin hikâyesi. Bir insanın hayatına istemeden tanık olmak, hatta tanık olma isteğiyle rahatsızlık isteğinin çarpışması durumu yan yana gelmiş diyebiliriz bu öyküde. Günün belirli saatlerinde hiç aksatmadan gözlemci adamın penceresinin önünden geçen deli, aslında bu yolla hikâyesini de aktarıyor okura.

Kolaylıkla bir askerlik anısı olarak okuyabileceğimiz “Nöbette” öyküsünde ise diğer öykülerinde çok sık başvurmadığı duygusal bir ton yakalamak mümkün. Askerlik kurumuna satır aralarında yönelttiği eleştirel bakış, öyküde baskın tema olan sevginin önüne geçmiyor hiçbir şekilde.

“Kızım” öyküsü, öykü kahramanı tarafından olur olmaz yerlerde ve zamanlarda duyulan cisimsiz bir sesin üzerine kurulu. Öykü kahramanına “baba” diye seslenen cisimsiz varlık, durmadan geçmişin kuyularına çekmek istemektedir onu. Bencilliğe, kibre battığı geçmişte umarsızca geride bıraktıklarının yükünü duyumsar öykü kahramanı. Ruhunun mezar boşluklarını tarar geçmişe dönerek. Zaman, rüzgâr, mezar, korkular, sesler, gündüz ve gece, vb simge sözcüklerle ilerliyor bu öyküsünde de Saçlıoğlu.

“Dörtyol” ve kitabın son öyküsü “Basamaklar” da imge ve kavramlarla örülü yolculuklara çıkarıyor okuru. Zamanın aşındıramadıkları, rüzgârın savuramadığı gelip buluyor okuru, kitabın sayfalarında. 1994 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı kazandıran Yaz Evi isimli ilk öykü kitabıyla ustalığını da taçlandırmış bir yazar Mehmet Zaman Saçlıoğlu. Bu yüzden üçüncü öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse‘de öyküdeki ustalığını türün olanaklarını genişletme yollarını kurcalayarak oluşturduğunu da söyleyebiliriz. Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandığı Rüzgâr Geri Getirirse, öykü tanımının önüne yeni bir eki de getirmiştir; “Eşikli Öyküler”.

Felsefeye, şiire, güzel sanatlara olan ilgisinin öykü kalıplarına sığmayan yanlarını, ana yapıdan ayırarak, bağımsız bir metin gibi yerleştirmiş öykülerinin önüne. Ancak tam da bu kitabında tercih ettiği büyülü gerçekçi dile uyan bir şekilde şunu söyleyebiliriz: Sözünü ettiğimiz eşik metinler, biraz sonra gireceğimiz kapının ardındakileri hakkında bir ön uyarı niteliğinde de. Çünkü içeri girdikten sonra bunun geri dönüşü olmayabilir.

Yedi öyküden oluşan Rüzgâr Geri Getirirse, kitaba da adını veren öykünün eşik metniyle başlıyor. Biraz da yaşlı şair dostunun teşviki ve ısrarıyla gittiği bir tatil evinde yazıyla olan ilişkisini tekrar gözden geçiren bir yazarın sürecine odaklanmış gibi görünüyor öykünün yazarı. Ancak öykünün eşik metni, okura orada sunulanın salt bir olay örgüsü olmadığını da duyumsatıyor. “Yazdıklarımızın Zaman’a dayanması, Rüzgâr‘a dayanmasıyla aynıdır. Zaman‘ın rüzgârına dayanan, Rüzgâr‘ın zamanına da dayanır. Çünkü Zaman ve Rüzgâr dağları birlikte yonttular.” (s. 9)

Kitabın ikinci öyküsü “Göl ve Gölge”de, gecenin geç bir saatinde sebebini anlamadığı halde uyanan bir adamın kısa bir anına odaklanmış yazar. Olay örgüsünden ziyade kahramanın aklından geçenlere yoğunlaşıyor ve felsefi derinliği tercih ediyor “Göl ve Gölge” öyküsünde. Gölge, ayna, mutluluk ve mutsuzluk… Hepsi de yaşamın anlamına dahil edilip analitik bir sonuca ulaşmayı deniyor: “Bilmediğim bu rengin bilmediğim adını bana bildiğim dilde söyleten, gölgemdi.” (s. 41)

Zaman kavramına yoğunlaştığı “Migurlar” öyküsünde ise ironik diliyle karşılaşırız Saçlıoğlu’nun. Zaman algısını yitirmiş bir dedenin geçmişinde kalan bir hesaplaşmayı günümüze taşımaya çalışması, olay örgüsü olarak kullanılmış. Zamanla birlikte kapılar da artlarındaki tüm gizemleriyle göz kırpmaktadır bu öyküsünde yazara; zamana da kapılardan giriliyor çünkü. “Tanrıları dağlar, dağları kapılar korur. Tanrılara dağlardan, dağlara kapılardan girilir.” (s. 43)

Bir fotoğrafta ya da filmde yakaladığımız bir bakıştan ne kadar gerisini okuyabiliriz? Veya insanın çocukluğundan büyüklüğünü okumak mümkün mü?

Çocukluktan gençliğe geçişin heyecanını birlikte yaşayan bir arkadaş grubu, yıllar sonra da ara ara bir araya gelmeyi sürdürür. Uzun bir aradan sonra Hakan isimli arkadaşlarının evinde tekrar bir araya gelen grup o gün bir kamera kaydı izler. Görüntülerde arkadaş grubunun çocukluklarına dair kareler vardır. Ancak bu görüntülerde hikâye kahramanı bir türlü kendini göremez. Sadece iki karede yüzü hayal gibi geçmektedir. Oysa aynı görüntülerde kendisinin de olması gerekmektedir.

Bir araya gelmelerinden bir ay sonra öykü kahramanı hiç amaçlamadığı halde sırf fiyatını ucuz bulduğu için eskiciden bir film makinesi satın alır. Aldığı makineye ek olarak satıcı yirmi civarında filmi de eşantiyon olarak verir yanında. Bu filmler amatör kamera kayıtlarını içermektedir ve kronolojik olarak izlediğinde büyük bir dramı sergilemektedir.

İnsan bazı yaşam hikâyelerine bakarak kendi durumuna şükreder çoğunlukla. Bir nebze de olsa kendisinin içinde bulunduğu çıkmazı unutur. İyi ki aynı kaderi paylaşmadığına sevinir. Hikâye kahramanı da benzer duygular içindedir: “Yalnızca filmini izlemekle bu denli etkilendiğim bu fırtınanın aslının ne kadar güçlü olduğu düşüncesi beni ürküttü. Bencilce bir düşünceyle, bunları yaşayanın ben olmadığıma şükrettim.” (s. 67)

Arp’ın “Ömrümün yeterli bir bölümü heykele geçinceye kadar çalışıyorum,” sözü, “Heykel” öyküsünün eşik metnindeki birçok saptamanın yanında okuyacağımız olay örgüsünün ana fikrini özetliyor gibi. Hayatını heykele adamış olan Erdoğan, bir süredir üzerinde çalıştığı siparişi teslim ettikten sonra biraz dinlenmek ve daha sonra kendisi için çalışmak niyetindedir. Her ne kadar yapacağı heykel konusunda henüz karar vermiş olmasa da, taşçıdan ısmarladığı iki metrelik siyah taş, atölyesinin bahçesinde çalışmak için onu beklemektedir. Fakat niye niyet neye kısmet denir ya, tam da o hesap kendisi için ayırdığı taşa bir talip çıkmıştır ve ondan bir büst yapması istenmektedir. Önce yorgunluğunu öne sürerek teklifi kabul etmek istemez, ancak önerilen rakam karşısında tepkisiz kalamaz ve işi alır. Öykünün devamında bir heykeltıraşın çalışmasındaki tüm inceliklere, ayrıntılara okur tanık olurken öte yandan da giderek karmaşıklaşan olay örgüsüyle taşın içinde onu bekleyen sürprize yaklaşılır.

Topaç”, aynı zamanda Mehmet Zaman Saçlıoğlu’na Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nü de kazandıran ve MaviMelek’in bu sayısında yer verdiğimiz Rüzgâr Geri Getirirse‘nin son eşikli öyküsü. Simgesel anlatımı ve büyülü gerçekçi diliyle, ilk bakışta bir çocuk masalı gibi duruyor. Kaç yaşında olduğu köyün en yaşlıları tarafından bile bilinmeyen heybetli bir köpek tarafından kapısı beklenen orman içindeki bir mağarada bulunan topaç, köyün çocuklarının da eğlencesidir. Her sabah köyün çocukları toplanarak mağaraya gider ve sırayla topacı döndürürler. Topacı belli bir döndürme hızına ulaşan çocuklar ise mağarayı bekleyen köpek tarafından bir daha içeri alınmamaktır. Öykünün kahramanı küçük Kia da o sabah arkadaşlarıyla birlikte mağaranın kapısına geldiğinde köpeğin hırlamalarıyla karşılaşır… Mağaranın kapısı artık ebediyen ona kapanmıştır…

Rüzgâr Geri Getirirse‘nin son öyküsü eşiksiz. Çünkü kitaptan çıkışı temsil ediyor. “Kelebekleri Gördüm”de, kitabın ilk öyküsü “Rüzgâr Geri Getirirse”nin eşik metninde yoğun bir şekilde işlenen Rüzgâr ve Zaman kavramına bir geri dönüşleTarih ve Bilgi‘yi de dahil ediyor Saçlıoğlu. Yazının belleğini kâğıda, rüzgârın alıp savurduğu kâğıdın üzerinden silinen bilgiye ve bu bilgide oluşan belirsizlikle tarihte beliren boşluğa işaret eder yazar…

Rüzgârın alıp savurduğu her şey zamanın içindeki yerini alırken, bilgideki boşluk daha da büyür. Ancak rüzgâr, bizim başka zamanlarımızdan aldığı metinleri, şu ya da bu şekilde bir gün mutlaka geri getirir. İşte zaman ile bilgi arasındaki kopuntusuz gerçek… Öyleymiş gibi görünse de hiçbir şeyi terk edemeyiz; iyi veya kötü bize ait olan her şey zamanın aşındırmasına aldırmadan tarihin boşluğundan süzülerek bir gün rüzgârın savurduğu bir kâğıt parçasıyla tekrar geri döner.

Yoğun felsefi göndermelerinin yanı sıra çok katmanlı bir öykü kitabı Rüzgâr Geri Getirirse. Temposunun yüksek olduğu söylenemez. Yazar hareketsiz konuları seçip karakterlerinin bilinçaltına yoğunlaşmayı tercih etmiş daha çok. Bu bilinçaltının ortaya koyduğu bilgelik ise gerçek üstü bir yaklaşımla felsefenin kapılarını aralıyor okura. Bu yüzden Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nun öykülerini salt bir edebiyat eseri değil, ama zamanda felsefenin sorunlarının da tartışıldığı eserler olarak görmek, öykünün, daha önce de ifade ettiğimiz devingen yapısını anlamak için de önemlidir.

Mavi Melek Elektronik Edebiyat Dergisi

Sayı: 38, Yayın tarihi: 19/06/2009

Leave a Comment